Süleyman Cevdet
Mısırlıaraştırmacı yazar
TT

New York'tan dokuz adam geçti ama aynı değillerdi

Sayısal olarak, Antonio Guterres, Birleşmiş Milletler'in dokuzuncu Genel Sekreteri olmaya devam ediyor. Ondan önce, bu uluslararası ana örgütün sekiz Genel Sekreteri görev yaptı. İlki, örgütün 1945'te kuruluşunda olan Trygve Lie idi. Sekizincileri, Antonio Guterres'ten hemen önce olan Ban Ki-moon idi. Ancak dokuz Genel Sekreter aynı değil. Çünkü onlardan bazıları New York'taki örgütün merkezinden onurlu bir duruş sergileyip gittiler, bazıları ise insanların onları hatırlamasını sağlayacak şeyler bırakmayı reddettiler.

Eğer geride kalan etki kriter ise Guterres kendisini eski örgüt Genel Sekreteri Dr. Boutros Boutros-Ghali'nin arkasında bulacaktır. Sadece üç kişi bu sırada olacak ve üçüncüsü İsveçli Dag Hammarskjöld olacak.

Üçü de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri idi. Bu, biçimsel olarak doğrudur. Ancak içerik açısından daha doğru olan şey, onları birleştiren adamca tavırlar ve bu pozisyondaki sorumluluk duygusunun üçü arasındaki en büyük ortak payda olduğudur.

Guterres dışında Ghali'den daha cesur kimse yoktur. Her ayın sonunda maaşını alan ve bununla yetinen, bu yüksek mevkiden ayrılma zamanı geldiğinde yoluna devam eden ve üst düzey bir uluslararası yetkili olmayı istemeyen Hammarskjöld dışında Guterres'ten daha cesur kimse yoktur.

Asla böyle bir şey istemedi. Bunun pratik karşılığı 1956'da İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından Mısır'a karşı üçlü saldırı gerçekleştiğinde ortaya çıktı. O zaman Hammarskjöld uluslararası örgütünün başındaydı, Genel Sekreter'di. Seyirci kalmadı ve sahaya etkisi olmayan türden bir açıklama yapmakla yetinmedi. Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni toplantıya çağırdı ve ardından içeriden dünya ülkelerine, özellikle de saldırıyı gerçekleştiren üç ülkeye seslendi. Konuşmada onları isimleriyle anmadığı doğru, fakat şu şekilde hitap etti: "Seni kastediyorum ey komşu, dinle."

O dönemdeki konuşması hâlâ bir güç, cesaret, açık sözlülük ve tarafsızlık örneğidir ve sözleri o günleri yaşayanların kulaklarında hâlâ çınlamaktadır.

Hammarskjöld ayrıca şöyle demişti: “Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın ilkeleri, çeşitli ülkelerin siyasi hedeflerinden daha önemlidir. Bu ilkeler benim için referanstır. Tüm ülkelerin, Antlaşma'nın ilkelerine saygı duyma taahhüdünü onurlandırmaktan başka seçeneği yoktur. Bir veya daha fazla ülke aksini görürse, istedikleri gibi davranabilirler. Ancak, Genel Sekreter de kendi gördüğü şekilde hareket edecektir.”

Bu sözler ve anlamlar, insanlar karşısındaki sorumluluğuydu. Bu, ‘korunan’ topraklara karşı saldırıyı başlatan üç ülkenin aldığı en güçlü mesajdı. Sonuçta, bu üç ülkenim Hammarskjöld'ün bu sorumlu tutumu ve onunla birlikte diğer uluslararası mevkilerin eylemleri nedeniyle, saldırganlığını durdurmak ya da gitmekten başka seçeneği yoktu. O zamanki İngiltere Başbakanı Anthony Eden, Fransa Başbakanı Guy Mollet ve İsrail Başbakanı David Ben-Gurion, Genel Sekreterin ne dediğini anladılar ve istifasının cebinde hazır olduğunu hissettiler.

Daha sonra Hammarskjöld, Kongo'daki tırmanan krizi çözmek için giderken uçağının düşmesi sonucu vefat etti. Bugüne kadar, kazanın, BMGK’daki cesur tavrıyla ilgisi olup olmadığına dair kesin bir bilgi yok. Ancak birçokları, Hammarskjöld'ün biyografisi söz konusu olduğunda, tavrı bir önsöz olarak, kazayı ise sonuç olarak ilişkilendirmeyi severler.

Ondan sonra, dünyanın özgür insanları, Dr. Boutros Boutros-Ghali ile buluştu. Ghali, önünde İsrail'in Güney Lübnan'da işlediği Kana katliamları hakkında bir rapor buldu ve onu örgütün buzdolabına koymayı reddetti. Raporu, Hammarskjöld'ün konuşmasındaki cesaretinden hiç aşağı olmayan bir cesaretle açıkladı. Ghali, tutumunun bedelini ödeyeceğini bilmiyordu, ancak ödediğinde raporla ilgili aldığı karardan pişmanlık duymadı. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, tüm ülkelerin gözü önünde ona ‘veto’ silahını gösterdikten sonra örgütten ayrıldı.

Ghali evine döndü ve iki dönem değil, bir dönem görevde kalan tek Genel Sekreter oldu. Ama onu teselli eden Cesaret Madalyası’nı göğsünde taşıyordu.

Guterres ise 7 Ekim'de İsrail'e yönelik saldırının boşuna olmadığını, İsrail'in öncesinde Filistinlilere yönelik politikalarının buna yol açtığını örgütün genel merkezinden duyurmaktan çekinmedi. Bunu, pek çok kişinin bunu yüksek sesle dile getirmekten korktuğu bir zamanda ve İsrail cehenneminin kapılarından birini açacağını bilerek söyledi. Ama ne tereddüt etti ne de sonucu düşündü; çünkü saldırının meydana gelmesinden bu yana İsrail ordusunun Gazze Şeridi'ndeki çocuklara, kadınlara ve sivillere karşı yaptıklarının dehşetini hissetti. Çünkü örgütün başına Genel Sekreter olmadan önce de her şeyden önce insan olarak omuzlarına yüklenen sorumluluğun büyüklüğünü hissetmişti.

Yolu sonuna kadar tamamlamaya kararlı olduğu için bir adım daha atarak BM Şartı'nın 99. maddesini kullanarak, Gazze Şeridi'ndeki durumun uluslararası barış ve güvenlik açısından tehlikesi konusunda BMGK’yı uyardı. Göreve geldiğinden beri bunu ilk kez yapıyordu. Şartın kendisine bu hakkı verdiğini biliyordu, bu yüzden bunu doğrudan kullandı. Sonra üçüncü bir adım attı ve Gazze'deki savaş üçüncü ayına girdiğinde, durma çağrısından vazgeçmeyeceğini, teslim olmayacağını söyledi.

Bu esnada İsrail ateşi onu her yönden kuşatıyordu ve hala da öyle. Ama o umursamadı. Sadece özgür vicdanı ona ne emrediyor ya da kafasını yastığa rahat bir kalple nasıl koyabilecekse öyle davranıyordu. Onun gözünde başka hiçbir şey önemli değildi.