Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Yazmak, etki ve eylem

1970’lerin sonunda Almanya’daki eğitimimden dönüp de kamusal alanda yazmaya başladığımda ve yazılarım aleyhimde söylentiler ve öfke doğurduğunda Cebel-i Lübnan’ın Rum Ortodoks Başpiskoposu Georges Khodr, bana bir eleştiri yöneltti.

Khodr, önde gelen bir entelektüeldi ve hepimiz onun Al Nahar gazetesinin ilk sayfasında yer alan yazılarını okurduk. (Ne vesileyle olduğunu hatırlamıyorum) Bana şu eleştiride bulundu: “Siz Müslümanlar (Lübnan’dakileri kastediyor) halkınızın yönelimlerine tâbisiniz. Bu, sadece siyasetçiler için değil, toplumun orta kesimleri için de geçerli!”

Bunun üzerine uzun uzun düşündüm. Zira halk ile köklü bir Sünni terim olan cemaat arasında karşılaştırma yapıyordum.

Başbakan Saib Selam, beni seviyordu; onunla bu konuyu uzun uzadıya müzakere ettim. Halkı rahatsız etme eğilimim, çabucak öne çıkma arzumdan mı kaynaklanıyordu?

Başbakan Selam, bunu mümkün görüyor ve sabrı, sakin olmayı ve insanları ilgilendiren veya duygularını harekete geçiren olaylar hakkında görüş bildirmek için aceleci davranmamayı öğütlüyordu.

Ben bir müddet düşündükten sonra 1980’lerde kısa bir süreliğine, ihtisas alanım olan klasik İslam araştırmaları dışında yazmaktan kaçınmaya karar verdim. İhtisas alanımda yeni veya şaşırtıcı ne olursa olsun, bunu benimle sadece uzman bir azınlık tartışacak ve halk, bununla ilgilenmeyecekti.

Ancak bu yönelim, benim için büyük bir endişe kaynağı olmaya devam etti. Bilhassa Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1981’de radikal cihatçı bir örgüt tarafından öldürüldüğünde. Daha önce 1977 yılında da başka bir radikal örgüt, Ezher’de Kur’ân tefsiri alanında çalışan eski hocamızı öldürmüştü. Sonra Mekke’deki Mescid-i Haram, Radikal Mesihçi Mehdici bir grubun istilasına uğramış (1979-1980), 1979 yılında sahneyi değiştiren İran İslam Devrimi patlak vermiş ve yine 1979 yılında Rusların Afganistan’ı işgalinden sonra cihat çağrıları yapılmıştı.

Değerli arkadaşım Fazl Şalak’ın daveti üzerine 1988 yılında yayın faaliyetine katıldığım ve 2004 yılına kadar çıkmaya devam eden İctihad dergisinde üç meseleye eğildik: Arapların ve İslam’ın genel durumunu ele alma, uzmanlaşma ve İslami yenilenmeye dikkat çekme: Kararlı bir ahlaki ve ciddi düşünceyle çağa ve onun zorluklarına, kültürüne ve ufuklarına ulaştıran bir yol bulmak mümkünken, neden bu değerli dini partizan ve aşırı İslamcılara bırakacaktık ki?!

Tüm bu klasik ve yeni endişeleri ifade etmenin bir yolunu bulma mesaisinden sonra bende ve bazı meslektaşlarımda etkinlik ve etki kaygısı zuhur etti. Çoğu meslektaşım ve eski öğrencilerim bana, İctihad dergisinin Arap üniversitelerindeki öğrenci çevrelerinde gerçekten etkili olduğunu söylüyor. Üstelik dergi, çalışmalarımda, bilindiği üzere Protestan bir terimle ‘Dirilişçi Hareketler’ (Revivalist Movements) olarak adlandırdığım köktendinci radikalizmlerle ilişkili konular dışında devrimci de değildi.

İctihad dergisinin tirajının sürekli artmasına rağmen ben niçin etkisinden şüphe ediyordum? Çünkü o dönemde Fransız kültürüne sahip meslektaşlar bize, entelijansiyanın her türlü otoriterliğe ve egemenliğe karşı muhalefetinde radikal olması gerektiği teziyle saldırdı. Hal böyle olunca iki kaygım çatıştı: zorlu ve yavaş bir süreç olan yenilenme kaygısı ile varlığını sürdürmedikçe kalkınmanın mümkün olmadığı devlet ve toplum istikrarı kaygısı. Peki Jean-Paul Sartre’ın devrimleri ve Libre antropoloji okulunun toplumların bir devlete veya hâkim otoriteye ihtiyacı olmadığı yönündeki keşifleri ne ifade ediyordu?!

Tüm bunları köprünün altından çok sular aktıktan sonra söylüyorum. Nitekim dirilişçiler, tahripkâr cihatçılara dönüştü. Muhammed Arkoun’un ve Adonis’in radikalizmleri ise elbette ‘rahatsız edici’ entelektüeller arasında halen oldukça popüler. Bilinç ve gerçeklik üzerinde en büyük etki sahibi ise ‘cemaat’ kitlesinin neredeyse her zaman bir devrim halinde olmasıdır!

Yetkilileri biriken sorunlarla yüzleşmek için pek bir şey yapmamakla suçlamak, sadece şimdi değil, 1970’lerden bu yana elbette çok kolay. Aynı şekilde (Araplar ve dünya düzeyinde büyük bir değişimin ortasında bulunan) genç entelektüellerin, sorumluluğu, yetkililerden tutun Amerika’ya, dünya düzenine ve toplumlarımızla kaderimize karşı kurulan komplolara kadar, başkalarının omuzlarına yüklemesi de kolay. Bununla birlikte (orta yaşlı ve yaşlı aydınlar olarak) bizim kesim için en önemli soru iki yönlüdür: Neden halkı etkileyemiyoruz? Geliştirdiğimiz ve bizi acizlikten ve çaresizlikten kurtaracak tezler nelerdir?

Bizim kültürsüzlük gibi bir sorunumuz yok. Varlık göstermiyor da değiliz; her gün onlarcamız uydu kanallarında görünüyor ve insanların çoğu onları görüyor, duyuyor. Gelgelelim yüzüne maske geçirmiş silahlı adam, ertesi gün şehit olma ihtimaline rağmen önünde sonunda insanları kendi tezlerine çekme konusunda kıyaslanamayacak kadar yetenekli kalıyor. Halk, sonucu ne olursa olsun sahada eylem görmek istediği için mi böyle? Sahada mücadele etmek; her ne kadar meşrulaştırıcı değil de mücadeleci de olsa fikrî eylemin doğasına ve işlevine uygun değildir. Aynı şekilde özgürleştiren ve insanlara hizmet yolunda akılcı devletler kuran silahlı örgütlerin devri de geçti bitti. İnsanlar, eyleme susamış durumda; onların ahlak anlayışında ve âdetlerinde sonuçlar üzerine düşünme tavrı yok.

Peki, biz geçip gitmiş bir zamanda mı kaldık?

Sosyal medya gençleri, arzu edilen değişim üzerinde nasıl bir etkide bulunacak?

Peki bizim kastettiğimiz değişim, onların hedeflediği değişim mi?

İbn Haldun’un dev eseri Mukaddime’nin sonunda değerlendirmeden bahsederken geçmişten ders almayı değil, mukayese yapmayı, yani anlama çabasını kastediyordu. Tarihte eylemin, öğrenilebilecek ve geleceği tahmin etmek için kıyas yapma imkânı sunacak kaideleri ve yasaları var mı? Halihazırda yaşanan önemli hadiselere ilişkin dört muhtemel tutumumuz var:

Birincisi, insanların çoğu gibi eyleme katılmak veya destek vermektir. İkincisi, kenara çekilmektir ki bu tarafsızlık veya korkaklık anlamına gelmez; nitekim bizden öncekilerden bir kısmı, haklının haksızın kim olduğunu bilseler dahi iç çatışmalara katılmayı uygun bulmazlardı. Üçüncüsü, sessiz kalmak ve ilgilenmemek veya umutsuzluğa kapılmaktır. Dördüncüsü ise duruma ilişkin teşhisimize göre görüş, fikir veya eleştirel düşünce beyan etmektir.

Hedef, etkileme yeteneğiyse, bence hepimizi saran şüphe artık göz ardı edilemez. Ama bu dört tutum veya eğilim arasında ben kendimi, hâkim olanı taklit etmeye ya da kamuoyunun çoğunluğunun baskısı altında hareket etmeye meyilli görmüyorum. Dilsizin suskunluğunu da kendime yakıştırmıyorum, çünkü bu duyarsızlık ve kayıtsızlıktır. Bir kenara çekilmek, cazip ve cesur bir duruş. Peygamberimiz’in (as) ashabından Uhban bin Sayfi, Resulullah’ın, kendilerine, ‘fitne’ zamanlarında tahta kılıç taşımayı emrettiğini naklediyor. Bununla birlikte sonuç, çoğu zaman halk ve halk arasındaki aktivistler ya da aktivist olduğunu zannedenler tarafından suçlamalara ve kötü sözlere maruz kalmak olsa dahi ilgili ve dert edinmiş olanlarımızın görüşünü açıkça ifade etmesi ve bir tavır sergilemesi halen mümkün. Bu, her ne kadar meslektaşlar ve arkadaşlar arasında bile pek tercihe şayan olmasa da benim çoğunlukla tercih ettiğim tutumdur. Kınayıcılardan birine alaycı bir şekilde şöyle dedim: 1980’lerde entelijansiya hakkındaki görüşünüzü alamadık, ama ben bugün alıyorum!

Bu, etkili olabilir mi? Bilmiyorum. Ama bu, kan göllerini ve masumlara karşı işlenen cinayeti önlemek amacıyla Resulullah’ın (as) çekilmesini tavsiye ettiği tahta kılıçtır (bunu bir mecaz olarak değil, gerçek olarak kabul edelim)!