İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Borrell'in mesajı ve Avrupa'nın geleceği hakkında

Geçen yıl bitmeden birkaç gün önce, Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Sayın Josep Borrell, Avrupa ülkelerine, eski kıtanın tüm imkanlarını seferber etmemesi halinde Rusya'nın Ukrayna ile savaşında zafer kazanacağı konusunda uyarıda bulunan ve kendi deyimiyle Rusya'nın sınırlı bir zaferle yetinmeyeceğini vurgulayan acil bir mesaj gönderdi.

Yeni yılın başında, bir zamanlar Aydınlanma’nın kıtası olan ve günümüzde popülizme ek olarak onu jeopolitik ve belki de sosyolojik olarak kriz içindeki bir coğrafi ve demografik oluşum haline getiren diğer faktör ve etkilerin tehdidi altındaki Avrupa'nın durumunu ve kaderini merak ediyoruz.

Yeni yılın başlamasıyla birlikte Avrupa'nın bilhassa Ukrayna'ya ilişkin pozisyonunda artık birleşik olmadığı açıkça ortaya çıktı. Altı AB ülkesi, Ukrayna'ya yönelik güvenlik garantilerine ilişkin önceden üzerinde mutabakata varılan deklarasyonu imzalamayı reddetti.

Macaristan ve Yugoslavya, uzun zaman önce Kiev'e para ve silah temin etme fikrinden vazgeçmişti ancak bugün Avusturya, Malta, Hırvatistan ve Polonya da onlara katıldı. Oysa Polonya, Rusya'ya en düşman ve Ukrayna’ya gönülden en yakın ülkelerden biriydi ve hâlâ da öyle.

Bilhassa Amerikalıların yönlendirmesi ile Avrupalıların uyguladığı tüm baskılara ve yaptırımlara rağmen, ülkesi hâlâ bir arada ve kenetlenmiş, ekonomisi de gelişmiş iken, Avrupalılar, Çar Putin'in ağır bir yenilgiye uğratılması üzerine oynadıkları bahsin kaybetmeye mahkum olduğunu keşfetmeye mi başlıyorlar?

Putin'in zaferi fikrinden korkan tek kişi Borrell değildi.İngiltere Savunma Bakanı Grant Shapps da İngliz The Times gazetesine yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Putin'in bu savaşı kazanmasına izin verirsek Avrupa, İngiltere ve tüm dünya için çok ağır sonuçlara katlanırız."

Görünüşe göre Bakan Shapps'ın kullandığı genel gözdağı diline artık pek çok Avrupalı kanmıyor. Gaflet uykusunun ardından gelen uyanış onları Biden yönetiminin takip etmek istediği çerçeveler dışında düşünmeye itiyor gibi görünüyor. Ama burada daha dakik olacaksak, ABD’nin gerçek yöneticileri demeliyiz, çünkü onun yöneticisi Biden değil.

Yukarıda saydığımız 6 Avrupa ülkesinin tutumu, AB'nin genişleme projeleri ile başta Ukrayna ve Moldova olmak üzere yeni üye devletlerin kabulünün başarısızlığa uğraması için yeterli mi ?

Kesinlikle öyle, çünkü Moskova ile yapılan savaşın etkilerinden muzdarip bu tür ülkelerin birliğe katılması, diğer Birlik ülkeleri için büyük bir mali yük olacak. Özellikle Macaristan bu ülkelerin katılımına karşıt bir tutuma sahip ve bunu kesin bir şekilde reddediyor. Bu durum, bazılarının Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ı Putin'in AB’nin kalbindeki vekili olarak görmesine yol açtı.

Avrupa siyasi liderliği yalnızca Putin- Rusya ile yüzleşme açısından değil, aynı zamanda son zamanlarda anormal derecede belirsiz hale gelen Çin-Avrupa ilişkileri açısından da büyük bir sıkıntı ve açmaz içinde görünüyor.

Kovid-19 virüsü yayılmadan önce, 2019 yılı sonunda Çin’in Avrupa’ya ekonomik olarak nüfuz etmesine ilişkin korkular büyük boyutlara ulaşmıştı. O zamanlar İtalya gibi bir ülke, Birliğin Almanya ve Fransa gibi büyük üyelerini kızdırmanın bedeli ne olursa olsun, Pekin ile son derece gelişmiş diplomatik ve ekonomik ilişkileri tercih ediyor gibi görünüyordu.

Bugün, Çin'in dahili hükümet sisteminin kırılganlığına duyulan güven kaybının ışığında, Avrupalılar ile Çinliler arasında ciddi bir kopuş dalgası ortaya çıktı. İtalya, bu konuda ön saflarda yer aldı ve Dışişleri Bakanı Antonio Tajani "yeni İpek Yolu bizim için bir öncelik teşkil etmiyor” dedi.

Pekin, İtalyan sahnesini, Çin'in hayalini kurduğu Avrupa ile ortaklık tespihinin kopuşunun başlangıcı olarak okudu. Bunu, çözülmez Avrupa-Amerikan ittifakının çıkarına olan düşmanca bir tutum olarak gördü. Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklama öfkeliydi.

Çin'e yönelik bu tutumun AB için sonuçları olacak, çünkü Balkan ülkelerini yalnızca baskın ve zorba Rus etkisinden değil, aynı zamanda da Çin'in, Avrupa nüfuzu çerçevesinde yer alan ülkelerden elinden geleni koparmaya yönelik güçlü iştahından da koruması gerekiyor. Bu da Brüksel'in bir yandan ağır yeni mali yükler yüklenme, diğer yandan da çeşitli biçimlerdeki Çin baskısını dizginleme arasında kaldığı anlamına geliyor.

Zengin demokrasisiyle iftihar eden ve gurur duyan Avrupa kıtası, temsili demokrasinin gölgesi olan popülizmin yükselişiyle cisim bulan tehlikeli bir deneyimle karşı karşıya görünüyor.

Tarihsel olarak, demokrasiyi bir yönetim yolu olarak benimseyen ilk rejim olan Atina, çeşitli biçimlerdeki demagoglar ve ajitatörler ile karşılaşsa da popülizme tanık olmamıştı. Demagoglar ve ajitatörler değişken yoksul insan kalabalığını irrasyonel politikalara yönlendirebilirlerdi ama popülizme yönlendirmediler.

Bugün Avrupalı ​​popülistler kendilerini halkın temsilcisi olarak görüyor gibiler ve bu nedenle, ister sokaklarda kendilerine karşı yapılan gösteriler, isterse parlamentolarda kendilerine karşı olan milletvekilleri olsun, farklı düşünen herkesi gayri meşrulaştırıyorlar.

Geçen yıl birçok Avrupa ülkesinde yapılan parlamento seçimlerinin çoğuna baktığımızda, Borrell'in 2023'ün ortasında, tarihin gerçekliğiyle ve çağın geleceğiyle kesinlikle bağdaşmayan üstenci bir dille, duvarlarını aşmaya çalışanların olduğu güzel bir bahçe saydığı Avrupa'nın yaşadığı tehlikenin boyutunun farkına varırız.

2024'te Avrupa için gerçek anlamda korkutucu olacak başka bir şey var mı?

Anlatılana göre gelecek Kasım ayında Cumhuriyetçilerin başkanlık adayı Donald Trump'ın yeniden başkanlığı kazanması Avrupa'da bir deprem sayılabilir. Peki bununla ilgili ne söylenebilir? Bu konuda konuşmaya devam edeceğiz.