Sam Mensa
TT

Biden Filistin devletini tanımaya cesaret edebilir mi?

Hem İran hem de İsrail, rekor sürede en fazla sayıda düşman yaratma veya en fazla sayıda dost kaybetmekte başarılı oldular. İran, açık ya da gizli, Avrupa'nın kendisine duyduğu sempatiyi yitirdi ve İran'ın bölgenin güvenliğini sarsan kaynak haline geldiği gerekçesiyle Avrupalıları ABD’li müttefikleriyle aynı hizaya gelmeye zorladı. Bölgedeki müttefiklerinin diğer pervasız uygulamalarının yanı sıra Kızıldeniz'deki Husi eylemlerinin arkasında yer almakla suçlanarak Avrupa'nın ekonomik çıkarlarını tehdit edecek noktaya geldi.

İsrail ise dostlarını kaçırmakta baş düşmanı İran'ı geride bıraktı ve 7 Ekim'de yanında duranların tesellisini kötüye kullandı. Neredeyse tüm dünya, İsrail'in Aksa Tufanı'na karşılık olarak işlediği vahşeti, İsrail'in tüm girişim ve arabuluculukları reddetme konusundaki inatçılığını kınadı. Deklare edilen Hamas’ın ortadan kaldırılması hedefi ile Filistinlilerin yerinden edilmesiyle başlayıp, Gazze'nin işgali ve belki de Batı Şeria sakinlerinin yerlerinden edilmesiyle devam edecek önceden tasarlanmış başka hedefler için şiddeti sürdürme ısrarı nedeniyle onu suçladı.

İran, İsrail ve bazı örgütler, Gazze savaşı ve Lübnan'dan Suriye, Irak ve bir gün herkesin yüzünde patlayacak bir saatli bomba olan Kızıldeniz'e kadar bölgede yaşanan mini savaşların taraflarıdır. ABD ve bazı Batılı ülkelerin Hamas'ı kontrol altına alma ve zayıflatma amacında İsrail ile örtüştüğü doğru, ancak savaştaki diğer hedefleri konusunda sağcı hükümet ile aynı fikirde değiller. Aksine girişimler ve aktif diplomasi yoluyla savaşı sona erdirmeyi ve genel olarak Arap-İsrail, özelde ise İsrail-Filistin çatışmasında sürdürülebilir, barışçıl bir siyasi çözüme ulaşmayı amaçlıyorlar.

Çatışmanın ana tarafları, yani İsrail, İran ve diğer örgütler, önerilen kısa vadeli veya kalıcı girişim ve çözümleri oybirliğiyle reddediyorlar. Bu da ana hedefler üzerinde Avrupa-Amerikan-Arap, özellikle de Körfez-Mısır-Ürdün yakınlaşmasının sonucu olan diplomatik aktivizm nedeniyle, çatışma taraflarının çözümü engelleme gücü ve bunu ne kadar sürdürebilecekleri konusunda sorgulamalara yol açıyor. Yukarıda bahsedilen ana hedeflere gelince; iki devletli çözüm, bölgesel güvenlik ve Arap-İsrail ilişkilerinin düzenlenmesi, İsrail'in, Filistinlilerin ve Arapların güvenliğinin sağlanmasıdır.

Bunların her birinin ayrıntı gerektiren geniş çaplı konular ve ilkinin de iki devletli çözümün içeriği ve mahiyeti olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca bölgesel güvenlik ne anlama geliyor? Kendisine nasıl ulaşılabilir? İlgili taraflar için gerekli olan teminatların önemi ve bunları hangi taraf veya taraflar garanti edecek? İsrail ile İran'ın yerel müttefikleri arasında birden fazla bölgede yaşanan savaşlara nasıl yaklaşılacak? İran hangi bedelleri ödeyecek veya kazanımları elde edecek? Bunlar bölgesel güvenlik anlayışına uygun olacak mı? Tüm bunlara ek olarak İran'ın en büyük korkusu olan, çatışmanın nihai ve kalıcı bir şekilde çözülmesi ve ABD garantileriyle Arap-İsrail normalleşmesinin gerçekleşmesi konusu da öne çıkıyor. Peki, bunlar gerçekleşirse tepkisi ne olur? Bu süreci engellemeyi başarabilecek mi? İran'ın bunu engelleme isteği olup olmadığı bir yana, gerçekten de Aksa Tufanı sonucunda elde ettiği başarının, özellikle de Araplarla İsrail arasında Amerikan himayesinde yürütülen barış sürecinin dondurulmasının ardından bölgedeki kartları karıştırarak büyük bir çözüm sürecini de bozmaya gücü yeter mi?

Özellikle Aksa Tufanı operasyonu ve Gazze savaşının İsrail, Arap ve bölgesel düzeyde ortaya çıkardıkları ve İsrail'in maruz kaldığı saldırının bölgenin güvenliği, Batılı güçlerin çıkarları ve bölgedeki güçler dengesi açısından sonuçlarının ardından son dönemde çatışmayı sonlandırmaya yönelik baskın iklimin hafife alınması doğru değil.

Şekillenmesi halinde İran tek başına bu çözümün önüne takoz koyabilir ve tuzaklar kurabilir ki öncüsü olduğu bu savaşta yalnız da değil. Bölgede hassas ve önemli yerlere kök saldı ve Kızıldeniz'den kuzeyde Lübnan, doğuda Suriye, Irak'ta konuşlanan müttefik milisler, Yemen ve Bab’ul Mendeb’teki kontrolü ile İsrail'i kuşatma noktasına vardı. Bunlara bir de tüm dünyaya yayılmış imkânları ve diğer çeşitli güçlerle ilişkileri ekleniyor.

İran, Hizbullah, Husiler ve direniş ekseninin diğer üyeleri tamamen farklı bir konumda. Batı'nın Ortadoğu'da kurduğu ve onlarca yıldır savunduğu bölgesel düzene doğrudan meydan okuyabilecek bir ittifakı güçlendirmek için sabırla ve sistemli bir şekilde çalışıyorlar. İran destekli Husilerin Kızıldeniz'de deniz taşımacılığına yönelik saldırıları da bunların küresel ticarete ve enerji arzına yönelik bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.

Süreci engelleme gücüne sahip olan tek ülke İran da değil, çünkü İsrail'in her türlü uzlaşıyı reddeden radikal ve şiddet yanlısı sağın kontrolünde ne kadar süre kalacağı belli değil. Keza şiddete ve demokratik olmayan yollara başvurabilecek sağcı bir muhalefetin onayı olmadan olası hiçbir değişim de gerçekleşemez.

Bütün bunlara ek olarak, ortada bir Filistinli simge yok ve bunun yeniden belirginleştirilmesi, kalıcı barışa ikna olmuş yenilenmiş bir Filistin Otoritesi’nin rolünü destekleyen bilinçli ve bilge Arap, Amerikan ve İsrailli çabalar gerektiriyor.           

ABD'nin bölgedeki çabalarının tökezlemesine ve hatta başarısız olmasına önem veren Rusya'nın rolünü de gözden kaçırmamak gerekiyor. Çin de daha sonra aynı halkaya katılabilir.

Diğer yandan Batı ve Arap ülkeleri Gazze Şeridi'ndeki savaşın bölgesel bir yangına dönüşmesini istemiyor ancak görünen o ki zaman, anlaşmazlıkların derinleşmesine ve bölge genelinde ‘mini savaşlar’ ivmesinin artmasına katkıda bulunuyor. Aynı şekilde zaman, Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olabilecek Donald Trump ya da Nikki Haley ile kendisini çetin bir mücadelenin beklediği ve görev süresine damga vuracak bir atılıma gereksinim duyan Joe Biden yönetiminin de lehine değil. Çünkü Trump'ın zaferi, Ortadoğu'daki koşullar ve yönetiminin bütün yaptıkları dahil her şeyi alt üst edebilir.

Atılım ancak İsrail'e baskı yoluyla gerçekleşebilir, fakat bu baskının, bir izolasyon yaşadığı ve kendisine soykırımı önleme direktifi veren Adalet Divanı’nda yargılandığı bir dönemde askeri, mali ve hatta uluslararası forumlarda diplomatik desteğin durdurulmasını içermesi zor. Biden için geriye kalan tek seçenek, ABD'nin Filistin devletini derhal tanıması ve Netanyahu hükümetini bir oldubittiyle karşı karşıya bırakması. Kaldı ki Biden yönetimi daha önce iki devletli çözümü destekleyen açıklamalarıyla ortaya koyduğu tutumlar ile bunun önünü açmıştı. Bunların en önemlisi Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan'ın Filistinliler için siyasi bir ufukla bağlantılı Arap-İsrail ilişkilerine ilişkin bir konuşmasında ortaya koyduğu tutumdu:

“ABD, Filistin halkına siyasi bir ufuk açmaya çalışan bir süreçle derinden meşgul. En iyi yaklaşım, kapsamlı bir anlaşmaya varmak için çalışmaktır. Temel reçete İsrail ile Arap komşuları arasında barış, yani İsrail'in güvenliğini sağlamanın yanı sıra iki devletli çözümdür."

Biden, Sullivan'ın sözlerini gerçeğe dönüştürmeye cesaret edebilir mi? Mezhepsel çatışmalardan bahsederken, her grubun kendi akıl yürütme mekanizmasının bulunduğunun, bunun diğer gruplardan farklı olduğunun ve bunun da kaçınılmaz olarak farklı sonuçlar gerektirdiğinin farkına varmadan, köken olarak hak ve batıl fikrine odaklanan birçok insanla karşılaşırız. Oysa hak ve batıl meselesi her zaman net değildir, aksine köken, bilgi kaynaklarının çeşitliliğine dayanan anlaşmazlıktır.

Dikkate alınması gereken ilk nokta, konuyla ilgili literatürün iman, fıkıh ve tarih olmak üzere üç ana bölüme ayrıldığıdır. Her birinin, diğer bölümlerden farklı olan kendi yolu ve paradigması vardır. Yani fıkıh kitaplarındaki ve esaslarındaki bilişsel model, iman ve tarih kitaplarının dayandığı bilişsel modellerden farklıdır. Dolayısıyla iman, fıkıh ve tarih kaynaklarının bilişsel bağlamı, her birini başlı başına bir konu haline getirecek şekilde farklılık göstermektedir. Üç bölüm arasındaki entegrasyon konusuna gelince, anlatısını bu entegrasyon üzerine inşa eden grubun kimliğini oluşturan şeydir.

İman, peygamberler, aziz kişiler, kutsal metinler ve kutsal mekanlar ile ilgili diğer kutsal şeylerin yanı sıra, müminin öz ve güç açısından Rabbini algılamasına dayanan tamamen düşünsel bir konudur. Bunlar insanın inandığı konulardır ve sadece inanç sistemi içerisinden gelen deliller ile bunları terk edebilir. Akıl bile inanç çerçevesinin kendisi için belirlediği şeylerle sınırlıdır.

Fıkıh/yasama, müminin Rabbini razı edecek, kendisini kurtuluşa, yani ahiretteki sonsuz hayat saadetine ulaştıracak eylemler olduğuna inanarak yaptığı uygulamalar bütünüdür. Yasama konusu, yöntemi açısından sorgulamaya tabi olmayan ritüel uygulamalara (namaz, oruç, kurban) dayanan ibadetlerin yanı sıra, başkalarıyla ilişkileri ele alan muamelatı kapsamaktadır. Yasamaya dayalı bu uygulamalardan bazılarına dini kimliği gösteren uygulama anlamına gelen ‘ibadet’ adı verilir.

Son olarak inancın ve onun ana figürlerinin anlatımını içeren tarihe gelirsek; benimsedikleri anlatıdaki tarihi figürlerin statü sırasına göre mezheplere ayrılan aynı din mensupları arasındaki anlaşmazlık da buradan doğar. İki boyutlu bir tarih anlatısına sahip olan hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar arasındaki mezhepsel ayrımlarda bu çok açık bir şekilde görülür. Bu boyutlardan ilki dinin gereklerinden biri olarak kabul edilen ve oy birliğine varılandır. İkincisi tartışmalı olandır ve sıklıkla bazı şahsiyetlerin dinler tarihindeki statüsü ve önemi hakkındadır. Bu da bazı inançlarla (birinci bileşen) veya uygulamalarla (ikinci bileşen) sonuçlanır.

Yukarıdaki tartışmada bizim için önemli olan, ister tek bir dine mensup olsun ister farklı dinlere mensup olsun, mezhep mensupları arasında çıkan tüm tartışmalardan uzak bir şekilde bugünkü hayatımızın meselesine odaklanmaktır. Din, bireyi geliştiren, onu iyi bir insan haline getiren bir ahlak sistem olmak için var olmuştur. Bireyin dini söz konusu olduğunda başkaları için önemli olan husus sadece budur. Kurtuluş ve bireyin ‘hakikat’ olarak kabul ettiği şeye bağlılığa gelince; bu onun bir birey olarak sorumlu tutulacağı kendisine bırakılmış bir konudur ve başkalarının bununla hiçbir ilgisi yoktur.

Bu durumda madem ki anlaşmazlıklar geçmişte yaşanan olayların anlatıldığı tarihten kaynaklanıyor, toplumsal sözleşme çerçevesinde fiili bir etki yaratmadan tartışılabilecek bir bilgi meselesi olarak tarih doğal yerine yerleştirilmelidir. Dolayısıyla tarihsel figürlerin yüceltilmesi veya reddedilmesi, bireyin toplum sözleşmesine ve devlet hukukuna bağlılığına dayanması gereken toplumsal kabulün bir koşulu olarak aranmamalıdır. Çözüm, geçmişi aklayarak ya da inkâr ederek ‘yaşamak’ değil, onu aşmaktır.

Sonuç olarak; diğer kültürlere açık olmak ve konu kişisel meselelerle ilgili olduğu sürece insanlara karışmamak, halklar, dahası bir toplumun üyeleri arasında nefret ve kini körükleyen çatışmalardan uzak durmak, ılımlılığın özüdür. Kurtuluş kişisel bir meseledir, toplumsal barış ise halkın kamusal alan işlerini yürütme görevini devrettiği ve bağlılık sözü verdiği, devlete emanet edilmiş kamusal bir konudur.