Arap dünyasının son seksen yıldır yaşadığı kriz, bir kaynak krizi veya siyasi zekâ krizi değil, bölgenin İkinci Dünya Savaşı'ndan itibaren geçirdiği dönüşümlerin doğasını anlayamama kriziydi.
Hem seçkinler hem de kitleler olarak Araplar ne istemediklerini tanımlayabildiler, ne sömürgeciliği ne de geri kalmışlığı istiyorlardı. Sorun ise tam olarak şuydu; ne istediklerini ve bunu nasıl başaracaklarını bilmiyorlardı. Dengesizlik tam da bu noktada ortaya çıktı ve bölge, biriken eksik deneyler, aceleci kararlar ve olgunlaşmamış vizyonlar dizisi içine girmeye başladı.
Sömürgeci gücün ayrılmasıyla birlikte, birçok Arap devleti Batı modelini ve demokrasisini taklit etmeye çalıştı. Yeni parlamentolar, parti temelli hükümetler ve farklı seslerin bir arada var olduğu gazeteler ortaya çıktı. Bu yeni demokrasi, henüz koşulları tam olarak olgunlaşmamış bir toplumsal temel üzerine inşa edilmişti. Eğitim zayıftı, orta sınıf küçüktü ve topluma aşiret, mezhep ve etnik bağlılıklar hâkimdi. Bu nedenle, yeni demokratik kurumlar seçkinlerin anlaşmazlıklarına veya dış baskılara karşı duramadı ve siyasi yaşam hızla uzlaşı alanları yerine çatışma alanlarına dönüştü. Bu olguyu, 1940'lar ve 50'lerde monarşik Mısır, Irak ve Suriye parlamentoları, Lübnan ile Libya'da açıkça gördük. “Demokrasi”, onu koruyacak sağlam bir yapıdan ve onu yönlendirecek siyasi kültürden yoksun bir şekilde bir karikatüre benziyordu.
Halkın hayal kırıklığı artınca, ordu siyasi sahneye tek geçerli alternatif olarak çıktı. Her biri kurtuluş, kalkınma, birlik ve toplumsal adalet bayrağını taşıyan darbeler birbirini izledi. Ancak, kurtuluşa giden bir yol olarak sunulan bu sloganlar, gerçekte uzun süreli bir totaliter yönetim dönemine dönüştü. Ordu iktidarı ele geçirdiğinde, güvenlik aygıtı genişledi ve siyaset ordunun kontrolü altında dağıldı. Devlet, gerçek bir katılım olmadan, tepeden inme bir yönetime dönüştü. 1952'de Mısır, 1963'ten sonra Suriye, 1968'den sonra Irak, 1970'ten sonra Libya ve Sudan'daki deneyimler, baskının yaygınlaştığı, üretim ekonomisinin küçüldüğü, sloganların devletin resmi dili olmayı sürdürdüğü bir dönemin örnekleri olarak görülebilir.
Aynı şekilde, başka Arap ülkeleri de sosyalist modeli benimsemeye yöneldi. Bu yönelim, adaleti devlet aracılığıyla sağlamaya ve kamu mülkiyetini en üst düzeye çıkarmaya dayanıyordu. Ancak bu dönüşüm, herhangi bir altyapı, ekonomik temel, üretim kültürü veya millileştirilmiş ekonomiyi yönetebilecek bir kurum inşa edilmeden gerçekleşti. Sonuç olarak, Arap sosyalizmi yaygın millileştirmelere, şişirilmiş bir kamu sektörüne, bireysel inisiyatifin azalmasına, özel sektörün çöküşüne ve yaygın yolsuzluğa dönüştü. Ekonomik ve sosyal yapının zayıflığı nedeniyle devlet, etkili hizmetler sunamayan büyük bir işveren haline geldi.
Sorunları altın çağ tasavvuru ile ele alan bir grup da ortaya çıktı, ancak bu grubun önceki dönem ve mevcut dönem hakkındaki anlayışı sınırlıydı. Kalkınmanın ancak geçmişte kullanılan yöntemleri izleyerek gerçekleştirilebileceğini iddia eden muğlak sloganlarla faaliyet göstermeye başladı ve şiddetti benimsedi. Bu, Arap bilincini yok sayan bir projeydi.
Bu siyasi ve ekonomik çalkantıların ortasında, Arap dünyasının gidişatını değiştiren en önemli olay meydana geldi. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulması bir dönüm noktasıydı. Nekbe, Arap siyasetinde merkezi bir olay haline geldi ve ulusal öncelikler buna dayanarak yeniden tanımlandı. Ardından, rejimlerin baskıyı, zulmü ve siyasi hayatın felç olmasını meşrulaştırmak için “Hiçbir ses savaşın sesinden yüksek olmamalıdır” sloganını benimsemesine yol açan derin bir şok olan 1967’teki yenilgi geldi. Zamanla İsrail ve onunla çatışma, her ekonomik başarısızlık ve her iç baskı eylemi için kolayca kullanılan bir bahaneye dönüştü ve bunlar bu bahane ile meşrulaştırıldı. Böylece Arap dünyasındaki olağanüstü hal on yıllarca sürdü.
Ayrıca, Suriye, Lübnan, Irak, Yemen ve Libya gibi bazı Arap ülkeleri kronik iç çatışma döngülerine girdi. Bu çatışmalar yalnızca iç bölünmelerin sonucu değildi; aynı zamanda devlet için kapsamlı bir ulusal projenin yokluğunun da sonucuydu. Buna karşılık, Körfez ülkeleri 1960'lardan beri modern yönetim, ekonomik kalkınma ve insan sermayesine yatırıma odaklanarak farklı modeller oluşturmayı başardılar. Bu modeller, Arap ilerlemesinin eksikliğinin tarihsel bir kader değil, olgunlaşmamış siyasi ve idari tercihlerin sonucu olduğuna dair bir kanıt sunuyor.
Uzun Arap deneyimi bir gerçeğin altını çiziyor; modern bir devlet sloganlar üzerine inşa edilemez ve istikrarlı kurumlar olmadan kalkınma sağlanamaz. Bölgesel ve uluslararası zorluklarla gerçekçi bir vizyon olmadan mücadele edilemez. Sandık yalnızca oy kullanmakla ilgili değildir; bir kültürü, sorumluluğu ve kurumları temsil eder. Sosyalizm millileştirmeyle değil, planlama becerisiyle ilgilidir. Askeri yönetim istikrar getirmez; aksine, ilerlemenin çarklarını durdurur. Arap-İsrail çatışması, kalkınmayı ertelemek için bir gerekçe veya kendisini tamamen göz ardı etmek için bir sebep değildir.
Tüm bu deneyimlerden sonra bugün, ne istediğimizi yeniden tanımlama ihtiyacı acil görünüyor. Sloganlar devletine değil, bir hukuk devletine, rantçı bir ekonomiye değil, bir bilgi ekonomisine, geçici siyasi seferberlikler değil, bağımsız kurumlar aracılığıyla katılım sağlayan bir topluma ihtiyacımız var. Tüm bunlardan önce, geleceği düşünebilen ve dünyayı geçmişin yanılsamalarıyla değil, gerçekçi gözlerle okuyabilen, böylece sonrasında “yanıldık” demeyen yeni elitlere ihtiyacımız var.
Sonuç olarak; bu açmazdan kurtulmak için siyasette duygusal analizi bırakıp rasyonel, mantıksal analizi benimsemeliyiz.