Hazım Sağıye
TT

Filistin: Geçmişsiz bir gelecek ve geleceği olmayan bir geçmiş

“Yeni Gazze” ve “Yeşil Refah”, Gazze için müreffeh ve ışıltılı bir gelecek projeleri olarak karşımıza çıkan başlıklar. Bunlar, daha önce Fransız Rivierası'nın örnek alınacak bir model olarak sunulmasının ardından, gayrimenkul ve kâr odaklı projelerle ilgilenen diğer başlıklarla paralellik gösteriyor.

Yenilikçilik ve canlı renklerle övünen bu planların amaçlarından biri, başarısız ve modası geçmiş modelin aksine, başkalarının da örnek alabileceği başarılı bir model inşa etmek olabilir. Güney Kore ve Batı Almanya ile Kuzey Kore ve Doğu Almanya karşılaştırmasında olduğu gibi, Gazze Şeridi'nin İsrail'in kalacağı varsayılan yüzde 58'inde bir yeryüzü cenneti yaratılırken, diğer yarısı cehenneme terk ediliyor. Ve tüm bunlar planlanırken, Gazze'nin toplam yüzölçümü yalnızca 365 kilometrekare!

Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine, soykırım savaşının ve sonuçlarının ele alınmasına ve Filistinlilerin siyasi geleceğine gelince; tüm bunlar, Gazze'yi Dubai veya Fransız Rivierası gibi bir şeye dönüştürmenin nesi yanlış gibi masum soruların sorulmasına engel olmadan örtbas ediliyor.

İsrail'in bu planlara ne kadar dahil olduğu tam olarak bilinmiyor, ancak kesin olan şu ki, Tel Aviv genel olarak “coğrafi mühendislik” ilkesinde çok şey buluyor ve bunlar Gazze, Filistinliler ve onlarla nasıl başa çıkılacağı konusundaki algılarıyla mükemmel bir şekilde örtüşüyor. Hatta eski İsrail başbakanı Ehud Olmert, bu projelerden birini “Filistinliler için bir toplama kampı” olarak tanımlamıştı.

Bu bakış açısı, insanlara gereksiz varlıklar şeklinde davranmak, gayrimenkul ve turizmden gelecek kazanç peşinde amansızca koşmak gibi çeşitli unsurları gizliyor. Ancak burada İsrail'in iştahını kabartan bir şey daha var, o da geçmişin silinmesi. Günümüzde hâkim olan “teknolojinin kanatlarıyla geleceğe atılın” savaş çığlığına uyarak, tarih hiçliğe indirgeniyor. Her şey, her şeye eşit hale geliyor.

Bu, geçmişin unutulmasını zorunlu kılan İsrail bilincinin ayrılmaz bir parçası. Bu bilinç, İsraillilerin ulusal bağımsızlık adını verdiği 1948 deneyimine dayanıyor. Ancak aynı deneyimin evlerinden edilen kurbanlar için bir felaket olduğu gerçeği unutulmalı. Bu geçmişle yüzleşmek yerine, İsrail sağının genişlemesi ve barış şansının azalması, bu unutmayı sonraki deneyimlere de yaymanın nedenlerine dönüştü. Söz konusu deneyimlerin sonuncusu da Gazze'deki eşi benzeri görülmemiş vahşettir.

Ancak bu görüşün aksine, Filistinliler ve büyük ölçüde Araplar arasında hâkim olan bakış açısı, çatışma her tartışıldığında anılan bir çıkmaza, kutsal bir geçmişe dönüş olmaya devam ediyor. Aramızdaki daha akılcı ve bilgili olanlar, kuruluş anlarının Balfour Deklarasyonu ve Sykes-Picot Anlaşması'na kadar uzandığını düşünüyor. Daha az akılcı ve bilgili olanlarsa, zamanın durdurulamaz çarklarına kapılıp gidiyor ve ancak Beni Kureyza veya Hayber Muharebesi'nde durabiliyor.

“Sömürge karşıtı” olarak tanımlanan hareketler, ABD ve Amerikan politikaları hakkındaki herhangi bir tartışmaya, “yerli halkın”, yani “Kızılderililerin” uğradığı soykırım veya en iyi ihtimalle 1960'lar ve 1970'lerin başındaki Vietnam Savaşı'ndan bahsederek başlamayı alışkanlık haline getirmiştir.

Bu yaklaşımın ima ettiği, siyasi çatışmanın artık iki taraf arasında olmadığı, aksine mağdurların, kendisi ile anlaşmazlığın ancak imha ve yok etme yoluyla çözülebileceği diğer tarafın “özsel doğasına" karşı verdikleri bir mücadeleye dönüştüğüdür. Çünkü bu durumda sorun, bir tür kökün özünde yatmaktadır ve “köktencilik” kelimesi de bu kökten türemiştir.

İsrail'in kökenleri inkâr etme teorisinin aksine, Filistin ve Arapların kökenlere sığınma teorisi, yaşanmış gerçeklikle her temas noktasında sağlam bir duruş sergiliyor.

Daha da kötüsü, pratikte, dünyaya yönelik bu köktenci yaklaşım, şimdiki zaman hakkında çok az şey söylerken, söylediği azıcık şey de herhangi bir siyasi geleceğe kapıları kapatıyor. Bu yaklaşıma genellikle de 7 Ekim 2023 operasyonunu alkışlamak veya en azından haklı çıkarmak eşlik ediyor. Haklı çıkarma çabasının, 7 Ekim hakkında herhangi bir yargıda bulunmadan önce atıfta bulunulması “zorunlu” olan “kökenlere” dayanması anlamsız değil. Sonuç olarak, bu çaba, İsrail'in imha savaşını haklı olarak kınarken, İsrail'in bu operasyona veya benzeri bir operasyona karşı kendini savunma hakkını kabul etmekten kaçınıyor. Üstelik, İsraillilere hitap ederken, ister beğenelim ister beğenmeyelim, onlarla bir gelecek inşa edileceğini açıkça veya dolaylı olarak da olsa inkar etmiyor. Ama Gazze ve Lübnan'da yenilginin göstergelerinin görünmesinden bu yana, Hamas veya Hizbullah'a seslenmedi veya şu anda tek amaçları ölümleri uzatmak, İsraillilere karşı zaten zayıf olan müzakere pozisyonlarını daha da zayıflatmak gibi görünen silahlarını bırakmalarını talep etmedi.

Dolayısıyla bir tarafta hatırlaması gerekenden fazlasını hatırlayıp, dünyayı hatırladıkları üzerine kuranlar, diğer tarafta da gerekenden fazlasını unutup, dünyayı unuttukları üzerine kuranlar var. Her iki davranış da -hatırlamak ve unutmak- son derece seçici olsa da, burada hatırlamak, oradaki unutmak kadar güçlü.

Bu nedenle, bu bölgenin ve sakinlerinin, sıkıntı ve acının devam etmesinden başka çare sunmayan iki çelişkili yorumdan muzdarip olduğunu söylemek abartı olmaz. Bir yorum, geçmişi olmayan bir geleceğe kamp kurarken, diğeri ise ötesinde gelecek olmayan bir geçmişe kazık çakıyor.