İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Afrika kıtası ve İsrail'in baskıyı artırma politikası

İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion, kuruluş yıllarından itibaren tarafları dengelemeye dayalı bir strateji izledi. Ona göre, İsrail Arap düşman devletlerle çevrili olduğundan, izolasyonunu kırmak için Arap olmayan ülkelerle ittifaklar kurmak gerekiyordu.

1940’ların sonlarından itibaren bu politikanın amaçları netleşmişti: Arap ülkelerini siyasi ve stratejik olarak kuşatmak, Arap-İsrail nüfuzunu sınırlamak ve en önemlisi İsrail’e askeri, siyasi ve istihbarat desteği sağlamak.

İsrail’in yakınlaşmaya çalıştığı birçok aktörden biri de Afrika kıtası oldu. Burada, ‘dünyanın zayıf karnı’ sayılabilecek birçok ülke, hukuk üstünlüğünün zayıf olması, etnik ve mezhepsel ayrımlar, yoksulluğun yaygınlığı nedeniyle iç çatışmalara ve devletlerin kantonlara veya küçük bölgelere bölünmesine açık bir zemin sunuyordu.

Maalesef Somali, bu kırılgan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. İsrail’in gözünden kaçmayan bu ülkeler, Ben-Gurion’dan Netanyahu’ya uzanan vizyonun uygulanması için fırsat olarak görülüyor.

Peki, İsrail’in Somaliland’ı tanıması gerçekten beklenmedik bir gelişme mi oldu?

İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth gazetesini 26 Aralık Cuma günü okuyanlar -ki bu tarih, Netanyahu’nun ülkesinin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıdığını açıkladığı güne denk geliyor- atılan manşetler karşısında şaşırmış olabilir. Zira bu başlıklar, söz konusu diplomatik adımın ardında, İsrail devletinin kimi zaman siyasi, kimi zaman da istihbari aygıtları aracılığıyla yürüttüğü yıllara yayılan sessiz bir müdahale sürecinin bulunduğunu açıkça itiraf ediyordu.

Bu bağlamda İsrail-Etiyopya ilişkilerinden söz etmek artık malumun ilanı niteliğinde. Tel Aviv, uzun zamandır Etiyopya’yı, Nil Nehri üzerinden Mısır’ı çevrelemeye yönelik planlarını hayata geçirmek için en uygun jeopolitik zeminlerden biri olarak görüyor. Ancak Somaliland meselesinde tablo bu kez Mısır ve Mısırlılarla sınırlı kalmıyor; etkisi, çağdaş Arap jeostratejisinde kilit rol oynayan, merkezi ve belirleyici konumdaki Arap ülkelerine kadar uzanıyor.

İsrail’in bu tanıma kararı, daha başlangıç aşamasında ve bir siyasi yaklaşım olarak dahi, Afrika kıtasında uluslararası barış ve güvenlik açısından son derece ciddi bir risk taşıyor. Özellikle yapısal olarak kırılgan devletlerde benzer örneklerin yayılmasının önünü açması bakımından bu adım, tehlikeli bir emsal oluşturuyor.

Peki Tel Aviv, uluslararası alanda hâlâ tanınmayan Somaliland’ın başkenti Hargeisa’dan ne istiyor?

Şüphesiz bu sorunun tek bir cevabı yok. Kimi kısa vadede hedeflenen, kimi ise orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi planlanan, uzun bir amaçlar listesi söz konusu.

Son dönemde, Afrika topraklarındaki bu bölgenin Gazze nüfusunun sürgün edileceği bir yer olarak gündeme gelmesi, İsrail’in stratejik hedeflerini gözden kaçırmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Coğrafi engeller, dağlar, platolar ya da nehirler planların önünde set oluşturduğunda, Tel Aviv önce bunları aşmayı, mümkün olmazsa etrafından dolanarak nihai hedeflere ulaşmayı tercih ediyor. Bu nedenle Gazze ve halkı söz konusu olduğunda, yaşanan trajedi ‘haklı olanın gücüne’ değil, ‘gücün hakkı’ mantığına dayanıyor; olan ise çağın en büyük mağdurlarından olan Gazze halkına oluyor.

İsrail, Afrika’daki nüfuz alanlarını genişletme konusunda itici bir güç olarak öne çıkıyor. Bunun başında da Etiyopya geliyor. Nitekim Addis Ababa yönetimi, geçen yıl Somaliland’ı tanıma karşılığında denize erişim hakkı talep etmişti. Her ne kadar bu girişim diplomatik baskılar sonucu geri çekilmiş olsa da yakın gelecekte yeniden gündeme gelmeyeceğinin bir garantisi bulunmuyor.

Yeni ilişkinin en kritik boyutunu ise lojistik unsurlar oluşturuyor. İsrail’in bölgede varlık göstermesi, Babu’l Mendeb Boğazı’na yakın noktalarda deniz ve hava üsleri elde etmesi anlamına geliyor. Bu boğaz, hem küresel deniz ticareti açısından hayati önemde, hem de İsrail’e en yakın stratejik su yollarından biri. Böyle bir konum, Tel Aviv’e Kızıldeniz’de deniz ulaşımını tehdit etme imkânı sağlarken, Aden Körfezi çevresinde uzun süreli gerekçelerle varlık bulmasına ve bu sayede Yemen’in tamamını kolaylıkla hedef alabilmesine de olanak tanıyor.

Afrika kıtasında vekâlet savaşları ve büyük güçler -özellikle Çin, Rusya ve ABD—arasında kıtanın kaynakları üzerindeki rekabet fikri gözlerden kaçmıyor.

İsrail’in Somaliland’daki varlığı, burada kurulacak izleme, sinyal ve takip sistemleri aracılığıyla Afrika Boynuzu’ndaki hava ve deniz yollarını doğrudan etkileyebilecek bir stratejik boyut taşıyor.

Peki, Trump yönetiminin Somaliland’ı tanımayı reddi uzun sürecek mi? Kesinlikle hayır; zira Tel Aviv ile Washington arasındaki ‘işletim sistemi’ aynı kodla çalışıyor.

İsrail’in tarafları dengeleme stratejisi sürerken, hayati önemdeki meseleleri tartışma ve gündeme taşıma süreci, her zaman başkasından değil, kendi özündeki karar mekanizmalarından başlıyor.