1941 yılında Time dergisinin kurucusu Henry Luce, kaleme aldığı bir başyazıda o meşhur ‘Amerikan Yüzyılı’ ifadesini kullandı. Bu ifade, beraberinde pek çok olayı ve dönüşümü getirecekti: Dünya savaşları, atom bombası, John F. Kennedy suikastı, Hollywood, elektrik, telefon ve ‘yumuşak gücün’ (soft power) diğer tüm sembolleri... Ancak ‘yumuşak güç’ tanımı, beyaz perdenin en meşhur yüzü olan o büyük ekran sarışını Marilyn Monroe kadar hiçbir isme bu denli yakışmadı.
Şimdilerde ekranlar, perişan bir çocukluk ve hüzünlü bir gençlik geçiren; şöhretinin ve sanatsal parıltısının zirvesindeyken intihar eden o yetim kızın doğumunun 100. yılını kutluyor. Söylentilere göre bu intiharın nedenlerinden biri de Başkan John F. Kennedy ile olan ilişkisiydi.
1962 yılının Ağustos ayında Monroe, yatağında cansız bir halde bulunduğunda telefon ahizesi hâlâ açıktı. Bu bir aşırı doz vakası mıydı yoksa bir intihar mı? Cevap gizemini korudu. Ancak onun popülaritesi tüm sınırları aşmıştı. Hatta Sovyet lideri Nikita Kruşçev, Başkan Eisenhower’ın davetiyle ABD’yi ziyaret ettiğinde bizzat Monroe ile görüşmek istemişti. Ne var ki bu görkemli şöhret, geçmişinin ağır izlerini silmeye yetmedi. Eşi olan oyun yazarı Arthur Miller, onun hakkında ‘aptal ve sefil bir palyaço’ olduğunu yazacak kadar ileri gitmişti.
Marilyn Monroe, o ‘hafif meşrep kadın’ imajından sıyrılıp ciddi bir oyuncu olarak kabul görmek için beyhude bir çaba sarf etti. Ancak o fettan kadın imajı zihinlere bir kez kazınmıştı. Kitaplara sığınarak kendini entelektüel bir kadın olarak kabul ettirmeye çalışsa da başarılı olamadı. Eleştirmenler, baştan çıkarıcı roller dışındaki oyunculuk yeteneğini sorgulamaya devam ettiler. Annesi gibi bir sinir krizi geçirmekten korktuğu için Sigmund Freud ve diğer psikologların eserlerine gömüldü; fakat bu okumalar, o beklenen çöküş anı geldiğinde ona bir fayda sağlamadı.
Özel hayatında Monroe, gerçek bir dram filminin içindeydi: Muazzam bir başarı ile derin bir keder iç içeydi. Doruk noktadaki bir cazibe ve saygın adamlarla yapılan başarısız evlilikler... Bu keskin zıtlıklar içinde alkol ve uyuşturucu bağımlılığına sığındı. Bu durum iş hayatını da derinden etkiledi; çekimlere sürekli geç kalması yapım şirketlerine devasa paralara mal oluyordu. Tıpkı masallarda ya da film senaryolarında olduğu gibi, ‘başrol oyuncusu’ etrafına mutluluk dağıtırken kendisi kederde boğuluyordu. Kesin olan bir şey var ki; geride kalan yüz yılda Marilyn Monroe, Amerikan Yüzyılı’nın hâlâ en meşhur sarışını olmaya devam ediyor.