Mişari Zeydi
Suudi Arabistanlı gazeteci- yazar
TT

Lider Kim ve Dağların Şeyhi Sinan

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, Japonya’nın Tokyo takımını yenerek kıta şampiyonu olan Kuzey Koreli kadın futbol takımı Naegohyang oyuncularını kabul etti.

Buraya kadar haber oldukça sıradan. Ancak dünyanın geri kalanı için alışılmadık olan şey, oyuncuların Lider Kim ile karşılaştıkları andaki o ağlama, histerik duygulanma ve adeta sinir krizi geçirme halleriydi.

Kuzey Kore’de kadın, erkek, genç, yaşlı demeden herkesin Koreli lidere karşı sergilediği bu çılgınlık sahneleri, ağlama krizleri ve şaşkınlıktan donakalmış yüzler aslında sıradan manzaralar. Ülke, 1948’deki kuruluşundan beri Kim ailesi tarafından yönetiliyor.

Bu, literatürde ‘Cult of Personality’ (Kişi Kültü) olarak bilinen fenomene dayalı bir yetiştirme tarzı. Kuzey Kore’de eğitimde, medyada, kültürde, sokakta ve evde onlarca yıldır sistemli bir şekilde uygulanan bu politikanın pek çok tezahürü var.

Michael Jackson, Taylor Swift veya Cristiano Ronaldo ve Messi gibi sanat ve spor dünyasının ünlü isimlerine yönelik küresel çılgınlıklara şahit oluyoruz. Hatta Arap dünyasında da bazı genç kızların ve kadınların bir şarkıcının konserinde adeta sinir krizleri geçirdiğini görüyoruz; öyle ki bu sanatçının rakipleri, onun bu histerik durumu kurguladığını ve parayla yaptırdığını iddia ediyor.

Ancak asıl tuhaf olan, bu davranış biçiminin siyaset ve ideoloji dünyasına taşınmasıdır. Nitekim bu durum, bizim Ortadoğu dünyamızda da Saddam Hüseyin ve Humeyni gibi figürlerle yaşanmıştır.

Siyasi ve mezhebi lidere yönelik bu aşırı çılgınlığın köklü ve ekstrem örnekleri tarihimizde de mevcuttur. Bunun en çarpıcı örneği, Suriye sahil dağlarındaki ‘Dağların Şeyhi Sinan’ fenomenidir.

Raşidüddin Sinan (1130-1193), müritleri üzerinde muazzam bir etkiye sahipti. Endülüslü seyyah İbn Cübeyr onların diyarından geçmiş ve şöyle demiştir: “Onların başına Sinan adında, insandan bir şeytan musallat olmuş; onları batıl inançlarla kandırmış, onlar da onu adeta tapındıkları bir ilah edinmişler ve onun uğrunda canlarını feda eder olmuşlar.”

Dağların Şeyhi Sinan hakkında her zaman ürpertici hikayeler anlatılır. Bir keresinde kalenin tepesinden aşağıya bir bıçak fırlatıp müritlerine, “Bunu isteyen, peşinden atlasın” dediğinde, hepsi hiç tereddüt etmeden peşinden atlamış ve parçalanarak can vermişler.

Tarihçi Zehebi onun hakkında şöyle der: “Heybetli, zeki, kurnaz ve derin bir adamdı. Münzevi, huşu içinde yaşayan bir vaiz gibi görünürdü. Bir kayanın üzerine öylece otururdu ki, sanki kendisi de bir kayaydı ve dilinden başka hiçbir yeri kımıldamazdı. İnsanları kendine böyle bağladı, onun hakkında aşırıya kaçtılar ve içlerinden bazıları onun ilahlığına inandı. Büyü ve simya ile onları baştan çıkardı.”

Kitlelerin liderlerine olan bu körü körüne bağlılığı, illaki Haşhaşilerin batıni lideri Raşidüddin Sinan yöntemleriyle ya da nükleer güce sahip Kuzey Kore lideri Kim’in tarzıyla olmak zorunda değildir. Her şeyin göz önünde yaşandığı bu şeffaf çağda bile kitleleri cezbetmenin, peşinden sürüklemenin başka biçimleri vardır. Çünkü taklit etme, biat etme, teslim olma içgüdüsü ile ortak bir akide ve aidiyet bağı üzerine cemaatler inşa etme arzusu hâlâ dipdiridir. Hatta iletişim ve ulaşım yollarının bolluğu sayesinde günümüzde mürit toplamak ve yeni cemaatler oluşturmak belki de çok daha kolay ve hızlı hale gelmiştir.

İnsanoğlunun hastalıkları çağlar boyunca değişmiyor; sadece giydiği elbiseler ve kullandığı yöntemler değişiyor.