Hollywood filmlerini andıran bir sahne yaşandı. ABD’nin Delta Force kuvvetlerine bağlı seçkin bir birlik, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu eşiyle birlikte başkent Karakas’taki korunaklı kalesinin içinde tutukladı!
ABD Başkanı Donald Trump dün (cumartesi), Venezuela liderinin tutuklanmasının ardından, Maduro’nun Amerikan savaş gemisi USS Iwo Jima’da çekilmiş ilk fotoğrafını paylaştı.
Amerikan tarafının aktardığına göre sahne, Amerikan siyasi sözlüğüne uygun biçimde son derece sinematikti. Maduro, raporlara göre elleri kelepçeli, gözleri bağlı, elinde küçük bir su şişesiyle ve gri renkli eşofmanıyla görülüyordu.
Trump bu sahneyi şöyle tanımladı: “Operasyonu canlı yayından izledim, tam bir televizyon programı gibiydi.”
Washington, Maduro’yu uyuşturucu devleti yönetmekle, seçimleri sahtecilikle kazanmakla ve uyuşturucu çeteleri aracılığıyla ABD’nin güvenliğini tehdit etmekle suçluyor. Trump ayrıca Maduro yönetiminin, ABD’ye düşman rejimlerle iş birliği yaptığını da iddia ediyor. Burada kastedilen ülkeler arasında Rusya, Çin ve elbette İran bulunuyor.
Maduro, 2013 yılında Hugo Chavez’in ardından iktidara geldi ve onun Amerika karşıtı, Latin sol devrimci çizgisini sürdürdü. Diğer yandan Hizbullah’ın Venezuela ve diğer Latin Amerika ülkelerinde uyuşturucu ticaretindeki faaliyetlerine dair çok sayıda rapor da hafızalarda yerini koruyor.
Maduro’dan önce ABD, 1989 yılında Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı benzer bir yöntemle tutuklamıştı. Aynı şekilde Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide de 2004 yılında gözaltına alınmıştı.
Elbette Arap dünyasında, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in bir çukurdan çıkarılarak yakalanması da tarihi ve simgesel bir sahne olarak hatırlanır.
Kısacası ABD, 2026 yılının başında son derece şaşırtıcı bir gelişmeyle, ikinci bir duyuruya kadar Venezuela devletinin kontrolünü ele almış görünüyor. Trump bunu, kendisinden önceki Cumhuriyetçi başkanlar Reagan ve Baba Bush’un Noriega örneğinde yaptığı gibi gerçekleştirdi. Noriega da ‘İran-Kontra’ olarak bilinen silah satışı skandalıyla suçlanmıştı.
Bu çarpıcı gelişme, ölçütün yalnızca doğrudan Amerikan çıkarları olduğu ve başka hiçbir hususun dikkate alınmadığı yeni bir Amerikan dünyasını gözler önüne seriyor.
Birkaç hafta önce Kahire’de bir otelde ayrılmak üzere eşyalarımı toplarken, haber ekranında Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik yaptırım tehditleri yer alıyordu. Otel çalışanı olan sıradan bir vatandaş durumu şu sözlerle yorumladı: “Bu Trump var ya, dünyanın kabadayısı… Açık açık ‘Ben onların petrolünü istiyorum’ desin bitsin!”
Sıradan bir çalışanın Trumpçı ABD ile Chavez-Maduro çizgisindeki Venezuela arasında yaşanan krizi bu şekilde sadeleştirmesinden bağımsız olarak, yaşananlar ABD’nin Trump döneminde, çıkarlarını korumak adına ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor. Bu durum bizi Ortadoğu açısından son derece önemli bir meseleye yeniden götürüyor: Washington ile Tahran arasındaki artan gerilim, karşılıklı açıklamalar ve tehditler ışığında İran’a yönelik tutum... Bu konulara dünkü yazımda da değinmiştim.
Maduro’ya, başkentin elektriği kesildikten sonra operasyon düzenlendi ve eşiyle birlikte bir Amerikan savaş gemisine bindirilerek New York’a doğru götürüldü. Kısa ama son derece aşikâr bir sahne.