Hazım Sağıye
TT

Karakas operasyonu marjında

Siyasi hadiselerin kendi ülkeleri ve bölgelerindeki iç nedenlerle bağlantılı olduğu aşikar olsa da bu hadiseleri ve mekanizmalarını açıklamaya katkıda bulunan dışsal, ortak ve birbirine bağımlı faktörlerin de olduğu aynı derecede doğru.

Nitekim, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun kaçırılması, Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD ile “üçüncü dünya”da kendisine karşı olan kamp arasında neredeyse sıfır toplamlı bir savaşın doruk noktasını oluşturuyor. Bu savaş, ancak iki taraf arasında düşmanca bir sürtüşme ortamında gelişebilir ve büyüyebilir; bu çatışmanın arenaları Karakas ve Havana'dan Tahran ve Gazze'ye kadar çok sayıda ve yaygın bir şekilde uzanıyor.

Ancak, bahsedilen her iki tarafın da büyük ölçüde, onları ortaya çıkaran ortamlardaki yükselişlerini besleyen koşullara karşı bir isyanın ürünü olduğunu belirtmeliyiz. Trumpizm ve Batı Avrupa'daki benzer olgular, neredeyse liberalizm ilkelerine karşı milliyetçi bir isyan oluşturuyorlar. Söz konusu isyan birçok kişinin eskimiş saydığı bir tarihten ve sözlükten, liberal küreselleşmeye karşı duruşunda yararına olacak her şeyi, 1823 Monroe Doktrini’ni, boğazlar, su yolları ve ham maddeler üzerindeki kontrolü, korumacı gümrük tarifelerinin benimsenmesini, göçmenliğe ve sığınmaya karşı düşmanlığı çekip aldı. Dolayısıyla dünyaya karşı karamsar bir bakış açısı taşıyor ve bu karamsarlığı hafifletmenin tek yolu, bundan sorumlu tuttuğu taraflara karşı güç kullanmaktır. İsrail gibi ABD ile müttefik ülkeler de aynı eğilime sahip; bu ülke de işçi ve liberal sol yönetiminden milliyetçi ve dindar sağın yönetimine geçti ve bu da “Araplarla birlikte yaşamak” kadar önemli bir soruyu gündeme getirdi.

Trumpizmin muhaliflerine gelince, onlar da Sovyetler Birliği ve bloğunun çöküşüyle ​​daha da kötüleşen “ulusal kurtuluş hareketlerinin” çürümesinden, siyaset ve ideolojinin gelişimsel boyutları pahasına tamamen kimlik temelli boyutun şişirilmesinden doğuyorlar. Bu muhalifler de dünyaya aynı derecede karamsar bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Sömürgecilik tarihinde karamsarlıklarının nedenini ve bu tarihi “ortadan kaldırmaya” teşvik eden motivasyonu buluyorlar.

Değişen hızlarda, ulaştığımız noktaya kadar uzanan geçiş aşamalarına tanık olduk. Bu aşamalar arasında şunları sayabiliriz; 1979'da İran'daki Humeyni (İslam) Devrimi ve hemen ardından gelen Amerikalı rehineler krizi. Yedi yıl önce liderliğini yaptığı bir darbe girişiminin ardından 1999'da Venezuela'da Hugo Chávez'in cumhurbaşkanı seçilmesi. Aynı şekilde, 11 Eylül 2001'deki ABD saldırıları ve neden olduğu Afganistan ve Irak işgalleri, 7 Ekim 2023 operasyonu ve ardından İsrail'in Gazze'ye yönelik imha savaşı.

Bu dönüşümde kritik öneme sahip olan husus, bölgesel ve uluslararası çatışmalarda kuralların varlığını garanti eden ve dünya çapında önemli sayıda ülkenin ulusal sınırlarını koruyan Soğuk Savaş'ın sona ermesiydi. Buna ek olarak, Sovyetler, özellikle 1956'da sosyalizme barışçıl ve parlamenter geçişi destekledikten sonra, “kapitalizme karşı” mücadeleyi kurumsallaştırmaya çalıştı. Sovyetler Birliği'nin çöküşünün, Saddam Hüseyin'in Batı'ya karşı mücadelenin liderliğinin varisi olarak kendini atamasıyla aynı zamana denk gelmesi de önemliydi; bu liderlik de Kuveyt’in işgaliyle cisim buldu.

Francis Fukuyama, liberal demokrasinin zafer kazandığı ve tarihi taçlandırdığı bir dünyayı müjdelerken, o “küresel köyde” birçok uzun bıçak bileniyor ve keskinleştiriliyordu.

Avrupa ise bu kargaşada ancak kurban rolünü oynayabilir. Amerikalı eleştirmenlere göre sert bir Hobbesvari dünyada silahlanmaya harcaması gereken miktarda harcama yapmıyor ve birlik projesi, ulus-devletlerin ulusal sınırlarını aşmaya çalıştığı için cezayı hak ediyor. Buna ilave olarak, sert gerçekliğin zorluklarına uygun olmayan aşırı liberalizm, Çin'den göçmenlere ve mültecilere kadar uzanan düşmanlara karşı gevşeklik de dahil olmak üzere, iç cephenin dağılmasına ve zayıflamasına katkıda bulunan “kusurlar” da var. Bu anlamda, sanki “stratejik gereklilikler” Danimarka'dan Grönland'ı koparmayı haklı çıkarıyormuş gibi, düşmanları cezalandırmak gerekli hale geliyor.

Böylece, Ukrayna'nın işgalinden 30 yıldan fazla bir süre önce, çatışmadaki her iki radikal taraf da siyasi olmaktan çok daha temel sorunlara radikal çözümler bulmanın gerekli olduğunu anlamaya başlamıştı. “Büyük Şeytan” ve “Kızılderili kasabı” ABD, “sadece güç dilini anlıyor.” Bu dil, milisler, terörizm, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı da dahil olmak üzere, ona karşı tüm silahların kullanılmasını haklı çıkarıyor, hem de yerel halk bu politikalardan Batı'nın kendisinden daha fazla zarar görse bile. Diğer tarafta da Batı medeniyetini tehdit eden, göç ve sığınma yoluyla beyaz Hristiyanları başkalarıyla “değiştirmeyi” amaçlayan bu düşman güçlere müsamaha gösterilemez.

Şu anda her iki taraf da doğrudan eylemi tercih ediyor ve siyaset, diplomasi ve kurumlarından ziyade güce güvenmeyi önceliklendiriyor. Özellikle Donald Trump, çatışma varoluşsal bir hal aldığında ve düşman ne kurumlara ne de ellerinde parçalanan devletlere saygı duymadığında, bu uluslararası kurumların artık geçerli olmadığının en iyi örneğini sunuyor. Trump, rakipleri hakkında, onların kendisi hakkında söylediklerini tekrarlıyor: Onların yalnızca güç dilinden anladıklarını ve nihayetinde kendisinin onlardan daha güçlü olduğunu söylüyor.