Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

İran liderliği içindeki çelişkili pozisyonlar Hizbullah'ı telaşlandırıyor

Ayn et-Tine'ye yakın kaynaklar, Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri'nin temsilcisi Milletvekili Ali Hasan Halil'in, İran liderliğinden gelecek döneme ilişkin yönelimleri konusunda açıklama almak üzere Tahran'a gittiğini aktardı. Bu durum, artık birleşik olmayan, her biri diğeri ile çelişen ajandalarla çalışan çeşitli güç merkezlerinden oluşan Hizbullah içindeki kafa karışıklığı ve çelişkili pozisyonlar göz önüne alındığında özellikle önemli. Milletvekili Halil, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de dahil olmak üzere birçok İranlı yetkili tarafından kabul edildi. Kamuoyunun gözünden uzakta Halil, İslam Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı Muhammed Vahidi ile de görüştü. Bu temaslar sırasında Başkan Berri'nin temsilcisi İran dış politikasında belirsizlik ve İran'ın Lübnan'dan beklentilerinde çelişki olduğunu açıkça gördü. Siyasi yetkililer, Hizbullah'ın kalan gücünü koruması ve itidalli olması gerektiğini, bunun aksinin ABD ile müzakerelere hizmet etmeyeceğini belirttiler. Öte yandan, Devrim Muhafızları'nın pozisyonu, İsrail ve ABD yalnızca güce saygı duyduğundan, İsrail kibrine karşı koymak için Hizbullah’ın askeri gücünü yeniden tesis etmesi gerektiği yönündeydi. Milletvekili Halil, İsrail'in Lübnan hava sahası üzerindeki tam hava üstünlüğünün askeri gücü yeniden tesis etmeyi imkansız kıldığını belirttiğinde, Vahidi öfkelenerek, “Şehitlerin, başta Hasan Nasrallah ve Kasım Süleymani'nin kanı, düşmana teslim olmak için dökülmedi” demiş.

Ali Hasan Halil, Tahran'dan eli boş ve bu son derece hassas dönemde Lübnan’ın politikasını belirlemesine olanak tanıyan cevaplar olmadan döndü. Başkan Berri'nin, İran liderliği içindeki karşıt görüşlerin, Hizbullah içindeki güç merkezleri arasındaki anlaşmazlıkların tırmanmasına yol açtığını söylediği aktarıldı. Bu durumun, özellikle ABD ve İsrail'in belirli zaman dilimleri içinde silahsızlanmanın gerçekleşmesi için yaptıkları baskı altında, hükümet ile Hizbullah arasındaki uçurumu kapatma girişimlerini son derece zorlaştırdığını da belirtmiş. Yine aktarılanlara göre, Başkan Berri, Hizbullah'ın ezici yenilgisi ve İsrail'in hava gücü ile Lübnan topraklarının tamamında kontrolü ele geçirmesi, kara kuvvetlerinin Litani Nehri'nin güneyindeki mevzileri işgal etmesinin ardından, Lübnan'da artık yeni bir gerçeklik olduğunu kabul etmeyi reddeden bazı sertlik yanlılarının tutumlarından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmiş. Boş meydan okumalarının yalnızca İsrail'in daha fazla saldırganlaşmasına yol açacağını ve İsrail saldırganlığının yol açtığı yıkımdan kurtulma fırsatlarını heba edeceğini ifade etmiş.

Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Umman Sultanlığı'nda bir süredir üzerinde çalışılan bir Amerikan-İran anlaşmasına dair işaretlerin olduğunu belirtiyor. Venezuela'daki son olaylar bu anlaşmayı hızlandıracak bir ivme sağlayabilir. Burada ABD'nin başlıca koşullarından biri, başta Hizbullah olmak üzere İran Devrim Muhafızları'na bağlı milis grupların kendilerini feshetmesi. Bu anlaşma başarılı olursa, tek bir damla Lübnan kanı dökülmeden silahsızlanma kaçınılmaz hale gelecek. Umman'da bir anlaşmaya varılamazsa, İran içinde durum muhtemelen daha da kötüleşecek, bu da özellikle azalan mali kaynakların baskısı altında Hizbullah liderliği içinde daha fazla bölünmeye yol açacak. Bu durum, silah bırakmayı ve devletle yakınlaşmayı kötünün iyisi ve kaçınılmaz bir seçim haline getirecek.

Bu bağlamda, Hizbullah'ın sadece askeri veya siyasi bir krizle değil, aynı zamanda varoluşsal ve ahlaki bir krizle de karşı karşıya olduğunu gösteren ek bilgiler ortaya çıkıyor. Diplomatik ve güvenlik çevrelerinde dolaşan haberler, Hizbullah’ın orta kademeden liderlerinin ve mali görevlilerinin son aylarda, uzun süredir var olan ağlardan ve Batı'nın sıkı denetiminin dışında faaliyet göstermelerine olanak tanıyan yasal boşluklardan, alternatif oturma izinlerinden ve vatandaşlıklardan yararlanarak, fonlarını ve ailelerini Lübnan'dan özellikle Venezuela gibi Latin Amerika ülkelerine taşıdıklarına işaret ediyor.

Bu haberler, Lübnan'da bir kriz, daha sert yaptırımlar veya büyük ölçekli bir askeri tırmandırma durumunda kişisel güvenli sığınaklar sağlamak amacıyla aracıların veya paravan şirketlerin adlarına daireler ve mülkler satın alındığından bahsediyor. Bu olaylar - gerçek boyutu bir yana- ciddi siyasi anlamlar taşıyor; çatışmayı savunanlar kaderlerini ülkenin kaderine bağlamıyorlar ve savaş ile tehdit edenler, bunun bedelini ailelerine ve topluluklarına da yüklemek yerine, kendileri için yurtdışına kaçış yollarını güvence altına alıyorlar.

Bu gerçeklik, Hizbullah ile devlet, silah projesi ile toplumun çıkarları arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Lübnan bir “cephe” mantığı veya “bölgesel mesajlar” mantığıyla yönetilmeye artık daha fazla tahammül edemez. Lübnanlılar bir operasyon odası değil, bir devlet istiyorlar; evlerinin, çocuklarının okullarının ve hastanelerinin yıkıntıları üzerine inşa edilmiş uydurma kahramanlıklar değil, istikrar istiyorlar. Mevcut büyük güç dengesizliği göz önüne alındığında, herhangi bir yeni savaş, daha fazla ve sonu görünmez bir yıkıma yol açacaktır ve Lübnan'ın izolasyonunu derinleştirmek, onu yoksullaştırmak ve topraklarında genç bırakmamak dışında stratejik sonucu hiçbir şekilde değiştirmeyecektir.

Bu nedenle, bugün Lübnan, uluslararası topluma meydan okuyarak, İsrail'i kışkırtarak veya çökmekte olan eksenlerle ittifak kurarak değil, devletin barış ve savaş kararlarının tek sahibi olarak otoritesini geri kazanması, gücü düzenleyen olarak hukuka, karar alma pusulası olarak ulusal çıkarlara iade-i itibarda bulunulması ile gerçekten savunulabilir. Bu tarihi dönüm noktasında silahsızlanma, egemenlikten vazgeçmek değil, onu yeniden kazanmaktır; yenilgi değil, hayatta kalmanın son umududur.

Lübnan'ın, onun adına ölenlere değil, onun için yaşayanlara, halkını anlamsız savaşlardan koruyanlara ve ülkenin bir hesaplaşma alanına dönüştürülmesini engelleyenlere ihtiyacı var. Önce Lübnan diyenler, devletin kontrolü dışındaki tüm silahlara, tüm pervasız maceralara ve bu ülkeyi bir vatan değil, sadece bir piyon olarak gören her türlü projeye son vermelidir.

Lübnan'ı kaybedilmeye mahkum bir savaşa yeniden sürükleme girişimi direniş değil, ulusal bir suçtur; kahramanlık değil, halkının kanı ve geleceğiyle kumar oynamaktır. Silahlarını devletin kontrolü dışında tutmakta ısrar edenler, Lübnan'ı savunmuyor, onu rehin alıyor ve halkını, söz sahibi olmadığı ve kendisine hiçbir faydası olmayan savaşlarda canlı kalkana dönüştürüyorlar.