Çok küçük bir hata payıyla, Maşrık’ta (Levant) ve onunla birlikte İran'da direniş döneminin sona ermekte olduğu söylenebilir. Hamas, Hizbullah ve Esed rejiminin yanı sıra, Tahran rejimi de varlığını tehdit eden kritik bir dönüm noktasına yaklaşırken, Irak da yönelimlerini ve ittifaklarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor. Böylece, bu coğrafi alanın dışında, meydanda Yemen'deki Husiler dışında kimse kalmadı. Onlar da aralarında hançerlerin de bulunduğu kısıtlı ve azalan araçlarla savaşlarını sürdürüyorlar.
Bu dönem, 1950'lerin sonlarından 1970'lerin başlarına kadar süren ve 1967 yenilgisiyle çökmeye başlayan askeri darbeler ve rejimler dönemine katılıyor. Bunlar daha sonra polis ve ordu tarafından yönetilen çoğu Arap ülkesine yayılan çürümüş deneyler şeklinde dallanıp budaklandı.
Gelgelelim direniş sisteminden geçişin sonucunun, askeri rejimden geçişe kıyasla daha da büyük bir belirsizlikle örtülü olduğu da açık ve net. Birçok durumda, geride bıraktığımız dönemin her iki ardışık sistemi de kapsadığı veya bu dönemin bunların bir kombinasyonu olduğu görülüyor.
Belirsiz olan husus, varış noktasıdır; geçiş yapan ülkelerde kök salacak alternatif sistemler, ilişkiler ve fikirlerdir. Bu, bazılarının hissedebileceği taşkın ve kıskanılmayacak bir mutluluk duygusundan ziyade, daha fazla kanıt gerektirmeyen bariz nedenlerden dolayı çok büyük endişe duyulması gereken bir konudur.
Sebebi de askeri darbe ve direniş aşamalarının, meydana geldikleri ülkelerde ve etkilerinden ve nüfuzlarından etkilenen ülkelerde ardı ardına siyasi yaşamı yerle bir etmeleridir. Bu yıkımla birlikte, yerel bağlılıkların ve kimliklerin (dinler, mezhepler, etnik gruplar, bölgeler) gücü büyüdü ve kendi dışındakilere karşı düşmanlığı ve kızgınlığı yoğunlaştı. Bugün, ilgili ülkelerdeki süregelen iç parçalanma, farklı bir kıyıya ulaşmak için birleşik ve tutarlı programlar üzerinde bir araya gelebilecek birleşik ve uyumlu muhalefetlerin oluşmasını engelliyor.
Önerilen geçişe, yerinden edilme veya yerinden edilme korkusu ve bunun sonucunda ortaya çıkan demografik gerçekliklerden kaynaklanan şaşırtıcı derecede değişken demografik değişimlerin eşlik etmesi, bu engeli daha da büyütüyor. Kimlik çatışmalarında sayıların en ölümcül silahlardan biri olduğunu çok iyi biliyoruz.
Azalan kaynaklar üzerindeki mücadeleyi yoğunlaştıran vahim ekonomik durum bu korkuları daha da körüklüyor. Felaketzede ülkelerin ve bölgelerin (Gazze, Suriye, Lübnan, vb.) “yeniden inşası”, makul bir kamusal yaşamın yeniden başlaması için bir ön koşul haline gelirken, bu ihtiyaç, ABD'nin finansman sağlama konusundaki isteksizliğine ve Avrupa'nın bunu yapamamasına tosluyor, bunun sonucunda da emlak, turizm ve yatırım projeleri hakkında boş, gösterişli konuşmalar öne çıkıyor. Bu da kötümserlerin kötümserliğini artıran iki sonuca yol açıyor; büyük bir kitle uzun bir süre enkaz arasında yaşarken, buna işsizlik ve ihtiyaç sahiplerinin kıt olan yardımlar için rekabet etmesi ekleniyor. Bu ise hem ulusal sınırlar içinde hem de dışında iç çatışma haritalarına küçük veya büyük bir katkıda bulunabiliyor.
Bu ülkeleri, özellikle de iç çatışmalara karışmış olanları, saran içsel zayıflık göz önüne alındığında, nüfuz alanlarını genişletmeye çalışan dış güçlerin ve ittifakların artan etkisini önlemek zor olacaktır. Böyle bir gelişmeyse, ilgili ülkelerin çıkarlarıyla ve özellikle de istikrar çıkarlarıyla doğal olarak çelişiyor. Bu noktada üç yıkıcı unsuru birleştiren İsrail stratejisini göz ardı etmek akıllıca olmaz. Bu unsurlar; Filistin devleti ilkesinin ve hatta ona giden yolun reddi, komşu ülkelerin amansızca aşağılanması, belki sakinlerinden arındırılmış “temiz” topraklarının ilhakı, karmaşık meselelerimizin ve çözülmemiş sayısız sorunumuzun istismar edilmesidir. Kaldı ki bu meseleler ve sorunlar, toplumsal dokumuzun parçalanmış olması, etnik, dini ve mezhepsel gruplara uygulanan haksızlıklar sebebiyle verimli ve zengindir. Böylece bu çelişkiler İsrail nüfuzu için platformlara dönüşüyor, davalarını kullanarak bölgedeki halklar ve topluluklar üzerinde kendi iradesini dayatmasına olanak tanıyor.
Bugün küresel olarak hakim olan güç felsefesine gelince, gerçek bir güce sahip olmayan ve aslında gücün kurbanı olan bizim gibi ülkelerin çıkarına olmadığı açıktır. Tabii ki güçlülerin insancıl ve özverili bir eğilime sahip olduğunu varsaymadığımız sürece ama kanıtlar da yalnızca bunun aksini gösteriyor gibi. Yenilgiye uğramış milislerin silahlarına sıkı sıkı tutunması, güçlülerin bize karşı güç gösterisinde bulunmaları için ek bir bahane sunuyor ve silahsızlanmanın hemen bugün gerçekleşmesi için zaten çok sayıda olan gerekçelere bir tane daha ekliyor. Ancak, milisler ve bölgesel destekçileri ağacı zayıflarken, güç felsefesiyle yönetilen bir dünyanın daha geniş gerçekliğini gölgelememeli. Danimarka ve dolayısıyla Avrupa bu felsefe ve sonuçlarından rahatsızken, Lübnan, Suriye ve Ürdün gibi daha zayıf ülkeler nasıl güvende hissedebilir?
Bu olayı yorumlama şeklimiz çok önemli; milislerden ve İran nüfuzundan kurtuluş, milislerin ve İran’ın gücünün ağırlığı altında acı çeken zayıfların kurtuluşudur. Bu bizi, sevinç duygularına kapılmak, kendimizi tebrik etmek ve tarihin muzaffer bir şekilde sona erdiğini ilan etmek yerine, bizi bu noktaya getirenleri kolektif olarak sorgulamaya ve düşünmeye zorluyor veya zorlamalıdır. Tehditlere ve yıldırmaya başvurmak yerine, uzun zamandır katlandığımız tiranlığa ve şiddete karşı çıkan barışçıl fikirleri teşvik etmek daha faydalı olacaktır. Güç arenasında yer almak ise hem gülünç hem de trajik bir durumdur; tıpkı kel bir adamın komşusunun saçlarıyla övünmesi, göğsü kabartarak amaçsızca en yakın uçuruma doğru yürümek gibidir.