Hazım Sağıye
TT

Devrim kavramındaki dönüşümler!

“Devrim” kelimesinin artık eskiden olduğundan farklı bir anlama gelmesi, zamanın bir özelliğidir. Ancak, bu kısa bağlamda bu ifadenin kullanımı, olumlu veya olumsuz önceden belirlenmiş bir değer yargısı içermez ve çeşitli ideolojilerin terime atfettiği farklı anlamlardan hiçbirine bağlı kalmaz. Bu kullanımda, anlamı, iktidardaki bir grubun devrilmesi veya devrilme tehdidi, mevcut bir düzenin devrilmesi veya devrilme tehdidi ya da yerleşik devlet biçimlerinin ve sınırlarının devrilmesi veya devrilme tehdidi ile sınırlıdır. Bu, devrimden kaynaklanabilecek ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümlerin kapsamından bağımsızdır; bu dönüşümler önemli olabilir veya olmayabilir.

Arap dünyasında, yaygın görüş, “devrim”in Batı'nın egemenliği altındaki bir duruma karşı bir direniş eylemi olduğu yönündeydi. Bu durum, Fransızlara karşı Cezayir devrimi, İngilizlere karşı Güney Yemen devrimi ve İsraillilere karşı Filistin devrimi ve özellikle de 1979 İran devrimi için geçerlidir. Kendilerini devrim olarak adlandıran askeri darbeler bile özünde Batı nüfuzuna karşıydı. Hüsnü el-Zaim'in petrol boru hatlarının inşası konusunda Amerikalılarla yaptığı anlaşma veya Mısır'daki Temmuz darbesini takip eden birkaç yıldaki belirsizlik gibi çok az sayıda önemsiz istisna, bu denklemi değiştirmez.

Bundan sonra, “Arap Baharı” devrimleri dalgası sırasında, önceliklerin yeniden düzenlenmesi girişimine tanık olduk. Dış ve jeopolitik kaygılar, ilgili ülkelerin iç kaygılarına odaklanma lehine geri plana çekildi ve özellikle Filistin davası gibi uluslararası konulara olan ilgi azaldı. Aynı şekilde bu sefer Batı şeytanlaştırılmadı, Kaddafi Libyası'nda olduğu gibi yerel bir diktatör karşısında Batı'nın yardımına güvenme olasılığı göz ardı edilmedi.

Bu devrimler iç savaşlara veya otoriter rejimlere dönüştüğünde, bu yeni boyut değişmeden kaldı; hatta büyük olasılıkla arttı ve yoğunlaştı. Ancak, bu sürece zemin hazırlayan üç önemli gelişme vardı.

Birincisi, Orta ve Doğu Avrupa'da komünist rejimlere karşı yapılan devrimler ve daha sonra gerçekleşen “renkli devrimler”, demokrasiye vurgu yapılmasına ve Sovyet tipi totaliter sistemin ve bu halkların onlar adına yönetildiği “davaların” reddedilmesine yol açtı. Bu bağlamda, söz konusu devrimler Avrupa-Amerikan modelini taklit etme, bu ülkelerden yardım isteme ve uluslararası kurumlarına katılma arzusunu açıkça dile getiriyorlardı.

İkincisi, 2003 Irak Savaşı da hem pratik hem de ideolojik olarak etkili bir rol oynadı. Japon anlamında işgal ve kurtuluşun bir karışımı olarak, mutlak bir karşıtlık içinde birbirlerine karşıt olan hakim “solcu” ve “milliyetçi” dogmaları paramparça etti ve “halkın” zalim yöneticiden kurtuluşundan sonra kendi sorumluluğunu üstlenmesini sağladı.

Son olarak, Arap güvenlik aygıtı o dönemde, varlığını daha önce haklı çıkaran fikirlerin tamamen çürümesine ve reddedilmesine yol açacak bir seviyeye ulaştı. Böylece, ne “ulusal dava”nın ne de herhangi bir başka davanın, onun kusurlarını gizleyip çatlaklarını onarması artık mümkün değildi.

Bu sürece paralel olarak ortaya çıkan sorunlar, eski devrimcilerin bazıları için yaşanan bölünmenin haritasında tutunacak bir alan bırakmadı. Böylece, daha erken bir dönemde, Arap Baharı devrimlerini destekleyen ve bu devrimleri destekleyecek yabancı müdahaleye karşı çıkanlar ortaya çıkmadan önce, kendilerini Taliban'a ve Afganistan'daki Amerikalılara “karşı” deklare edenler veya mevcut İsrail savaşını reddederken sonuçlarının çoğunu memnuniyetle karşılayanlar ortaya çıktı.

Ancak mevcut aşamada, “devrim” temelden değişti; bu, bugün tanık olduğumuz tüm olaylar için geçerli bir gerçek. Şimdi devrim, Avrupa ve “renkli” devrimlerin Sovyet dönemini yok etmesine benzer bir anlamda, İran dönemini yok etme arzusunda ve Batı'ya karşı tutumu önceki devrimlerle hiçbir şekilde benzerlik göstermiyor. Bu devrimler içindeki “ılımlı” gruplar ve güçleri, aradıklarını Amerikan politikaları ve istekleriyle bir şekilde örtüşmekte bulurken, “aşırılıkçı” gruplar ise İsrail ile örtüşmekte buluyorlar. Çünkü yaygın inanışa göre ABD, sınırlı dışsal sonuçlarla kontrollü devrim ilkesini temsil ederken, İsrail Devleti ise olası sonuçlardan bağımsız, mutlak devrimi temsil ediyor. Genellikle, Amerikan yönelimli bir devrimci grup ile İsrail yönelimli bir diğer grup, İsrailliler ve Amerikalılardan çok daha fazla çatışma halindedir.

Genel olarak, muhafazakarlar devrimci olmuş, eski devrimciler ise mevcut aşamada, yorumlarına bakılmaksızın, devam eden operasyonların durdurulmasını talep eden muhafazakarlar haline gelmiştir. Önceki aşamalarda yalnızca kendilerinin savunduğu değişimi engellemek için baskılar ve çağrılar yapmaktadırlar. Dünkü devrimcilerin ve bugünkü muhafazakarların sergilediği tereddüdün aksine, yalnızca dünün muhafazakarları ve bugünün devrimcileri, kılıç kadar keskin, kararlı alternatifler sunma fırsatını yakaladılar.

Ancak aşırı kurtuluşçu eğilim korkutucu olmaya devam ediyor, bu nedenle dünkü devrimler için geçerli olan şey, bugünkü devrimler için de geçerli. Geçmişte olduğu gibi ihtiyatlı olmak hâlâ bir gereklilik. Çünkü topyekûn devrim ilkesi hakim olduğunda, merkez içinde ve merkeze yönelik şiddet içermeyen bir çatışma olarak siyaset ilkesi geri plana çekilir. Bugün sadece bölgemizde değil, ateşi 40 derecenin üzerine çıkmış bir hastaya benzeyen bir dünyada da buna şahit oluyoruz. Ya ateş düşmeye başlayacak ki bu ufukta görünmüyor, ya da yükselmeye devam edecek ve her yerde savaşlar ve yangınlar şeklinde kaçınılmaz ölümlere yol açacak.