İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Latin Amerika ve yeni milletler oyunu

Bilhassa küresel jeopolitik koşulların değiştiği bir dönemde, Latin Amerika, süper güçler arasında vekalet savaşlarının sahnesi, milletler için yeni bir arena haline mi geldi?

Halihazırda gerçekten de böyle olduğu kesin bir şekilde söylenebilir, özellikle de Monroe Doktrini'ni aktif hale getirmeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri ile yükselen süper güç ve kıtadaki birçok ülkeyle neredeyse 20 yıldır yakın bağlar kurmuş durumda olan Çin, ayrıca bu bölgede tarihi mirası olan Rusya arasında üçlü bir çatışmanın sahnesi haline geldikten sonra.

Yarışın hızlandığı domino taşları arasında Küba, Amerikan nüfuzunun artacağı bir sonraki yer ve konum olmaya güçlü aday gibi görünüyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Venezuela'nın bir sonraki başkanı olarak aday gösterme olasılığı hakkındaki sözlerini dinlemek, bu nüfuzun ne olduğunu anlamak için yeterli.

Bazıları soruyor: Bu ilgi çekici adada bugün dünü andırabilir mi?

Soru, şüphesiz ki Ekim 1962'deki Sovyet füze krizi hayaletini canlandırmayı amaçlıyor, ancak gerçek şu ki, bugünkü Küba, dünkü Küba'dan şekil ve temel olarak farklı. Dahası buradaki mevcut Rus varlığı, yarım yüzyıldan fazla bir süre öncekiyle kıyaslanamaz ve Küba'daki iç durum birçok alanda son derece vahim.

Her şeyden önce, Küba, son yirmi yıldır Havana'ya can simidi görevi gören ve bu süre zarfında Küba halkına 60 milyar dolar akıtan Venezuela'daki Nicolás Maduro yönetimindeki rejimin değişmesiyle büyük bir darbe almış gibi görünüyor.

Küba, özellikle modası geçmiş komünist sisteme son verilmesini isteyen birçok genç ses göz önüne alındığında, Başkan Trump'ın da zaten ima ettiği gibi, en yakın ve en kırılgan uluslararası sahne olabilir.

Küçük boyutuna ve mütevazı nüfusuna rağmen, Küba'nın coğrafi yakınlığı onu çok önemli bir stratejik konum haline getiriyor. Başta Çin olmak üzere, ABD içindeki en küçük gelişmeleri bile izlemek isteyenlere bir gözetleme noktası sunuyor; bu da Washington'un derinden korktuğu bir olasılık.

“Trump'ın öfkesi çağı”nı kavrayan ülkeler arasında Kolombiya da var ve herkes, Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro ile Trump arasında şubat ayının ilk haftasında yapılacak görüşmeyi, kaderin değişmesi, Kolombiyalıları “Donroe yaklaşımının” kötülüklerinden koruyacak uzlaşıların netleşmesi umuduyla bekliyor. Ne var ki bu uzlaşıların kesinlikle yüksek ve maliyetli sonuçları olacaktır.

Latin Amerika, her biri kendi güç ve nüfuz araçlarına sahip ABD, Rusya ve Çin’in temsil ettiği üçlü bir rekabetin satranç tahtası gibi görünüyor.

Bu bağlamda, Çin'in çıkarları öncelikle ekonomik görünümü ve dokunuşu ile öne çıkıyor. Pekin, geçen yıl yayınlanan “Çin'in Latin Amerika için Üçüncü Siyasi Vizyonu” adlı belgesinde özetlendiği gibi, yumuşak emperyalist emelleriyle tutarlı bir siyasi vizyon ve yöne sahip. Çin, Güney Amerika'yı uzun ulusal bağımsızlık geleneğine sahip jeopolitik bir bölge ve çok kutuplu dünyanın temel taşı olarak görüyor. Herhangi bir üçüncü tarafı hedef almadığını ve aynı zamanda herhangi bir üçüncü tarafın (Washington'a gönderme yapıyor) stratejik hesaplarına tabi olmadığını varsayıyor.

Öte yandan Washington, Çin'in militarizmi ekonomiden ayırmadığının farkında ve ABD, Kuşak ve Yol Girişimi’ni sadece bir dizi ticari proje olarak değil hem sivil hem de askeri amaçlara hizmet eden çift amaçlı bir altyapı olarak görüyor.

Bu sadece milletlerin oyunu değil, tarihin de oyunu. ABD’nin kendisi, 19. yüzyılın sonlarında yükselen bir ekonomik güçten 20. yüzyılda küresel bir askeri güce dönüştü. Bu nedenle, Amerikalı politika yapıcılar Çin'in de benzer bir yolu izleyebileceğini varsayıyor.

Peki ya Rusya Federasyonu'nun Latin Amerika'daki durumu?

Jeopolitik analizler ve Rus askeri doktrini, Moskova'nın Latin Amerika'daki varlığını NATO'ya karşı bir “misliyle karşılık verme” stratejisinin parçası olarak kullandığını gösteriyor.

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Rusya, Latin Amerika'daki tek taraflı hegemonyaya son vermeyi ve Venezuela, Küba ve Nikaragua gibi müttefik ülkeleri Doğu Avrupa'ya paralel bir bölge olarak görmeyi amaçlayan “Primakov Doktrini”ni benimsedi.

Ancak, askeri olarak zayıflatılan Rusya'nın, silahlı varlığını, siber saldırılar, elektronik casusluk, dezenformasyon kampanyaları ve Washington'a karşı olan rejimlere (sadece göstermelik olsa bile) destek de dahil olmak üzere hibrit savaş taktikleri ile değiştirdiği ve amacının Washington'u zayıflatmak olduğu da unutulmamalı.

En önemli soru şu: Latin Amerika'da nihayetinde kim galip gelecek?

Kısa vadede Washington kazanıyor gibi görünüyor, ancak yalnızca sert güçle elde edilen zaferler nadiren uzun sürer.