İran'da rejim sonrası dönem üzerinde düşünmek sadece bir spekülasyon değil; gerçekçi bir değerlendirmedir. Rejim muhalefet girişimleri, protestolar ve İsrail ile ABD saldırıları tufanını ne kadar başarılı bir şekilde püskürtürse püskürtsün, neredeyse kesin bir değişimle karşı karşıyayız.
Bundan dün, Family Office tarafından düzenlenen Kızıldeniz Forumu'ndaki yatırım oturumlarında da bahsettim.
Mevcut kriz konusu dallanıp budaklandığı için, konuşmamı bu değişimden sonra İran'ın nasıl olacağı ile sınırladım. Bence, silah gücüyle zorla dayatılmasa bile değişim kaçınılmaz. Rejim yaşlandı ve gücünü yeniden canlandırmayı veya geçişin kaçınılmazlığıyla başa çıkmayı başaramadı.
Her halükarda, İran'daki duruma baktığımızda, neredeyse yarım yüzyıldır bildiğimizden çok farklı bir ülke göreceğiz. İran, tıpkı Çin ve Sovyetler Birliği'ndeki komünistler gibi, ideologlar tarafından zayıflatılmış, atıl bir ekonomik güç. Eğer kaos devam ederse, önümüzdeki yol uzun olabilir.
Doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkeden bahsediyoruz, ancak biz sadece halılarını, safranını ve havyarını duyuyoruz. Dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip olmasına rağmen, yaptırımlar nedeniyle ihracat sıralamasında listenin en altında, 18. sırada yer alıyor. Ayrıca, 90 milyonluk nüfusuyla umut vadeden bir pazara sahip ve üç denizle çevrili, önemli bir petrol üreticisi ülke.
Sorun, yönetiminde yatıyor. Rejim, din metafiziğine saplanarak, ülkeyi yoksullaştırdı ve savaşlar yoluyla kaynaklarını tüketti.
Normal şartlar altında, İran, Irak'ın kaynaklarını yağmalamaya veya Batı'ya şantaj yapmaya gerek duymadan Körfez ülkeleri gibi zengin bir ülke olabilir. Enerji pazarında bizimle rekabet edecek ve bu da ekonomimizi, üretimimizi, bilimsel ve eğitimsel yeteneklerimizi geliştirmemiz için bizi motive etmeli.
Suudi Arabistan ve İran, bölgenin iki kutbunu temsil eden komşu ülkelerdir. Suudi Arabistan yüzölçümü bakımından daha büyük, İran ise daha kalabalık. Suudi Arabistan en büyük petrol rezervlerine, İran ise en büyük doğalgaz rezervlerine sahip. Bir sonraki aşamada, nesnel koşullar uygun olduğunda, iki ülke arasında bölgedeki istikrarı artıracak verimli ve olumlu bir ilişki kurmak için bolca alan var.
Peki ya İsrail ve İran arasındaki büyük düşmanlık? Rejim veya politikaları değiştiğinde, muhtemelen yakınlaşacaklar ve hatta yapısal düşmanlıktan pragmatik bir müttefikliğe geçerek bir ittifak da kurabilirler. İsrail ileri teknolojiye ve yatırım gücüne sahip ve karşılığında uzun vadeli bir enerji ortaklığına ve büyük bir pazara ihtiyaç duyuyor. Ana engel, İran'ın ve doğalgaz rezervlerinin rehabilitasyonu için gereken süre olacaktır - belki de 5 yıl veya daha fazla – ve elbette bu süre değişimin İran'da kaosa yol açmaması şartına bağlıdır.
Bana göre, Washington'un değişimi hızlandırma çabası cezalandırma amacıyla değil, Tahran'daki hızlanan çöküşü önleme arzusundan kaynaklanıyor. ABD, zayıflamış bir Tahran'ın zenginleştirme, balistik füzeler ve bölgesel vekil güçler konusunda gerekli üç temel tavizi vermesini sağlayacak bir anlaşma peşinde. Bu anlaşma olmazsa, koşulları kısmi bir değişime doğru itecektir. Irak'ın işgali gibi bir senaryo tamamen uzak bir ihtimal.
Yapay zekanın devasa ihtiyaçlarını finanse etmek için gereken enerji ihtiyacının hızlanmasıyla birlikte İran'ın Washington için önemi artıyor. Bu, İran'ı muazzam gaz rezervlerine sahip olması nedeniyle dünya için hayati önem taşıyan bir ülke haline getirecektir. Gaz, ABD stratejisi için geçen yüzyılda petrol kadar önemli olacaktır.
İran'ı çevrelemek ve izole etmek uygun bir politikaydı; çünkü piyasa talebini karşılayabilecek birçok petrol üreten ülke var. Bugün, daha fazla gaz kaynağına duyulan ihtiyaçla birlikte, İran'ı izole etmek artık uygun bir politika değil.
Bu nedenle, önümüzdeki dönemde gazın siyasi bir kaldıraç, enerji güvenliğinin kalbi ve küresel ekonomik güvenliğin bir bileşeni olarak çokça konuşulacağını duyacağız.
Motivasyon ne olursa olsun, İran’ın yaşayabilecekleri son yirmi yıldır bildiğimiz bölgesel düzeni yeniden şekillendirecek. Arapların bilinmeyen geleceğe dair korkusu haklı; zira bedelleri ağır oldu. On beş yıl geçti ve Arap Baharı'ndan sonra yaşanan kaos henüz sona ermedi. Buna rağmen, sadece en kötü senaryolara karşı kendimizi korumak yerine, olumlu yönleri de aramalı ve bunlara hazırlanmalıyız.