Batı kalkınma modeli büyük ölçüde yapısal bir krizle karşı karşıya ve üzerine kurulduğu liyakat temelinden uzaklaşıyor. Elitlerin sıklıkla övgü motivasyonuyla hareket ettiği, popülizm tuzağına düştüğü ve Batı modelinin etkinliğini ve çekiciliğini kaybettiği açıkça ortaya çıktı.
Arap dünyasında kalkınma sorunu ısrarla gündeme getirildiğinde, Batı deneyimi artık bir pusula olmaktan çıktı. Bunun yerine, dikkatler genellikle Batı modelinin terminolojisinden bağımsız olarak, hızlı modernleşme için başarılı laboratuvarlar olarak Doğu Asya deneyimlerine yöneliyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya ve Kore Savaşı'ndan sonra Güney Kore, Batılı liberal siyasi ve ekonomik kurumları benimseyerek ve bunları yerel kültürlerine dikkatlice uyarlayarak modernleşmeyi seçtiler. Temsili demokrasi, piyasa ekonomisi ve hukukun üstünlüğüne saygı genel hatları oluştururken, topluluk duygusu, sosyal disiplin ve kültürel otoriteye saygı, kamusal davranışlarda yönetici unsurlar olarak kaldı ve popülizme kaymalarını engelledi.
Çin ise farklı bir yol izledi. Parti elitinin önderliğinde katı, merkeziyetçi bir siyasi sistemi korurken, aynı zamanda bireysel girişim ve rekabete, yabancı yatırım çekmeye, ticari açılıma, insan sermayesini geliştirmek için modern eğitime dayalı yarı serbest bir piyasa ekonomisini hayata geçirdi. Güçlü siyasi kontrol ve yüksek ekonomik esnekliğin bu birleşimi, nispeten kısa bir sürede modern tarihin en hızlı ekonomik dönüşümlerinden birini ortaya çıkardı. Başarı sadece ekonomik değil, aynı zamanda büyük ve çok çeşitli bir toplumda sosyal istikrarı yönetme başarısıydı.
Arap sorunu, ister başarısız olmuş Doğu modelleri olsun, ister tökezlemiş Batı modelleri olsun, bu modelleri kopyalamakla ilgili değil, daha ziyade Doğu Asya deneyimlerini uygulanabilir kılan koşulları anlamakla ilgilidir. Asya deneyimleri sadece Asya'ya özgü oldukları için değil, devlet ve toplum arasında net bir sosyal sözleşme kurdukları için başarılı oldular. Devlet güvenlik ve kalkınma sağlarken, toplum meşruiyet, disiplin ve verimlilik sağladı.
Japonya ve Güney Kore'de devlet, “tek sahip” değil, “stratejik rehber” rolünü oynadı. Ulusal sanayileri destekledi, eğitime ve teknolojiye yatırım yaptı -nicelikten ziyade niteliğe odaklandı- ve özel sektörün büyümeyi yönlendirmesine izin verirken yolsuzluktan arınmış rekabetçi bir ortam sağladı. Aynı zamanda, kamu güvenini güçlendiren bağımsız yasal kurumları, idari şeffaflığı ve rasyonel siyasi hesap sormayı destekledi. Başka bir deyişle, kalkınma için iki önemli faktöre değindi; hesap sorma ve denetim mekanizmalarının kurulması.
Çin'in başarısı ise farklı unsurlara dayanıyordu; verimli bir bürokrasi, uzun vadeli planlama, sıkı idari disiplin ve sistematik bir yoksullukla mücadele. Ancak aynı zamanda ekip çalışmasına ve sosyal istikrara değer veren, devletin ulusal birliğin garantörü olarak merkezi rolünü kabul eden bir kültürden de faydalandı.
Bu deneyimleri Arap dünyasına uyguladığımızda, temel bir ikilem açıkça görülüyor; sorun, siyasi veya ekonomik bir model seçmekte değil, herhangi bir modelin başarılı bir şekilde işlev görmesini sağlayan kurumsal ve kültürel sinerjinin yokluğunda yatıyor. Bazı Arap ülkeleri, düzenleyici kurumlar olmadan ekonomik liberalleşme deneyimini yaşadılar. Bu durum tekellerin ve yaygın yolsuzluğun ortaya çıkmasına neden oldu. Bazıları ise ekonominin tamamen devlet kontrolünde olduğu, bürokrasiye, durgunluğa ve yine yolsuzluğa neden olan deneyimler yaşadılar. Ayrıca, destekleyici bir siyasi kültür olmadan biçimsel demokratik yapıların benimsenmesi, kurumsal kırılganlığa ve istikrarsızlığa yol açtı ve bunun sonucunda demokratik deneyimlerimizin çoğu aşırı tartışma ve gürültü ile boğuşur hale geldi.
İstenen başarılı Arap modeli, beş temel üzerine kurulmalıdır. Birincisi, güvenlik aygıtları tarafından değil, hukukun üstünlüğüyle yönetilen, düzeni sağlayabilen ve hakları koruyabilen güçlü bir devlet; çünkü yatırım ve kalkınma, çalkantılı bir ortamda ve gri bir hukuk ortamında gelişemez. İkincisi, bireysel girişime izin veren ve özel sektörü teşvik eden, devletin tekelleri önleyen ve adil rekabeti koruyan akıllı bir düzenleyici rolüne sahip olduğu, iyi düzenlenmiş bir piyasa ekonomisi. Üçüncüsü, kaliteli eğitime temel yatırım; çünkü Asya deneyimleri, insan sermayesinin büyümenin gerçek yakıtı olduğunu kanıtlamıştır.
Dördüncüsü, kişisel sadakate değil, himayeye değil, yetkinliğe ve başarıya dayalı profesyonel bir bürokrasi kurmak. Yavaş ve verimsiz bir yönetimin labirentinde engellenen hiçbir kalkınma planı başarılı olamaz. Beşincisi, vatandaş ile devlet arasında güveni yeniden tesis eden, özgürlük ve sorumluluğu dengeleyen, yerel kültüre ve sıkı güçler ayrılığı sistemine dayanan yeni bir toplumsal sözleşme formüle etmek.
Kültürel olarak, Arap toplumlarının kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yok, aksine adalet, insan onuruna saygı, sosyal dayanışmanın gücünden yararlanma, bilgiye saygı, emeğin değeri ve aile ile kadınların statüsü gibi temel olumlu değerlerini yeniden benimsemeleri gerekir. Bu değerler, üretime ve bilgiye yönlendirilirse, modernleşme için sağlam bir temel oluşturabilir.
Asya deneyimleri, başarının hazır bir formül olmadığını, aksine siyaset, ekonomi ve kültür arasında bir uyum olduğunu kanıtlamıştır. Araplara verdiği en önemli ders, Çin, Japon, Kore veya Batı yolunu seçmek yerine, kendi yollarını çizmeleridir. Bilinçli bir liderliğe sahip adil bir ulus-devlet, üretken bir ekonomi ve geleceğin sloganlarla değil, eylemlerle inşa edildiğine inanan bir toplum inşa etmeleridir.
Son söz; uluslar, ödünç aldıkları modellerle değil, başkalarının deneyimlerini kendi gerçekliklerine uyarlayan ve halklarına hizmet eden bir deneyime dönüştürme yetenekleri ile kalkınırlar.