Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Yeni bir İran'dan korkmalı mıyız?

Yeni bir İran, son kırk yıldır bildiğimizden farklı bir İran demek. Belki modern, sivil bir rejim iktidara gelecek veya belki de mevcut rejim, Batı da dahil olmak üzere herkese açılmaya yönelik farklı bir politika benimseyecek. Savaş devleti olmanın ötesine geçecek ve siyasi ve ekonomik rekabete ve yeni bölgesel ittifaklara dahil olacak.

Bu endişe kaynağı mı? Ve neden?

Bu teoriye inananların bazıları, eski, kuşatma altındaki İran'ın komşuları için açık bir İran'dan daha güvenli olduğuna inanıyor!

Onların görüşüne göre İran, ideolojik din adamları tarafından etkisiz hale getirilmiş, büyük bir bölgesel güç ve uyuyan bir ekonomi devidir. Bu nedenle, açılım denklemi değiştirecek ve Körfez ülkeleri, Irak ve Mısır gibi ülkeler için rekabeti zorlaştıracaktır. İran İsrail ile barış yapıp ilişkilerini normalleştirirse durum daha da zorlu ve karmaşık hale gelecektir. O zaman bölgede iki baskın güç ortaya çıkacaktır.

Bence bu senaryo oldukça olası. Her döngünün bir sonu vardır ve biz ya kendiliğinden ya da ABD ve İsrail ile yaklaşan çatışmanın sonucu olarak çökecek olan eski İran rejiminin aşınmasına tanık oluyoruz. Bir diğer güçlü olasılık ise rejimin askeri meydan okumaya dayanması, ancak Rusya ve Çin'de olduğu gibi içeriden değişmesidir.

Burada, her iki yönde de değişimin mümkün olduğunu varsayıyoruz. Elbette bu, rejimin direnci ve eski politikalarına bağlılığı veya rejimin daha aşırı ve kapalı hale gelen kısmi bir dönüşümü gibi diğer olasılıkları dışlamaz. Bu iki olasılığı bir kenara bırakıp, rejimin iktidarda kalıp kalmamasına bakılmaksızın, bir politika olarak “değişim” potansiyeline odaklanalım.

İran, aktif bir bölgesel oyuncuydu ve olmaya da devam ediyor, devrimi ihraç etme politikasını benimsediğinden beri gerilimlerin, savaşların ve askeri rekabetin başlıca kaynağı haline geldi. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi gibi kaosu yaymada ona ortak olanların bile bu konuda etkisi daha az olmuştu.

İran'ın çatışmalara ve askeri ittifaklara dayalı politikası bölgeyi endişelendiriyor ve kaynaklarını tüketiyor. ABD yaptırımları, diğer ülkelere ek bir avantaj sağlamadan ekonomisini zayıflatmaya katkıda bulundu. İran'dan kaynaklanan kaos ve istikrarsızlık bölgeye pahalıya mal oldu, uluslararası yatırımcıları caydırdı ve çoğu hükümeti siper almaya ve karşı ittifaklara odaklanmaya zorladı.

Açık ve istikrarlı bir İran, bazıların korktuğu gibi bölgenin yoksullaşmasına değil, canlanmasına yol açacaktır. Dünyada, bir devletin gerilemesinin değil, yükselişinin bölgeyi nasıl yükselttiğini gösteren çeşitli modeller vardır.

Peki, ya İran ve İsrail arasında gelecekte bir ilişki kurulması olasılığı? Bu oldukça olası bir senaryo. Görünüşe göre, devrimden bu yana İran-İsrail gerilimi, her iki rejimin siyasi, dini ve tarihi söylemlerine rağmen, derin köklü bir düşmanlıktan değil, bölgesel hegemonyaya yönelik rekabetten kaynaklanıyordu. İsrail, İran'ın bölgesel egemenliğini bir tehdit olarak algıladığı için hiçbir zaman kabul etmedi; İran ise kendi etki alanı olarak gördüğü bölgelere doğru genişleyerek Lübnan, Suriye, Irak ve Maşrık'taki (Levant) diğer ülkeleri kontrol altına almaya çalışıyordu. İsrail, İran'ın genişlemesiyle birlikte yaşamayı kabul etmiş olsaydı, bu çatışma yaşanmazdı. Bu senaryo, İsrail'in genişlemeci emellerden duyduğu korku ve tarafsız olsa bile böylesine büyük bir etkiye sahip herhangi bir bölgesel gücü hoş görme isteksizliği göz önüne alındığında, Yahudi devleti için neredeyse imkansızdır. Tahran'daki mevcut rejimin projesi, Türklerin bir zamanlar sahip olduğu ve onlardan önce Arapların sahip olduğu geniş imparatorluklara benzer bir İran İslam imparatorluğu kurmaktı.

Bu proje çöktü; birincisi, günümüz dünyasında gerçekçi olmadığı için ikincisi, İran rejimi gelişmiş silahlar üretebilme ve tehlikeli bölgesel ağlar kurabilme yeteneğine sahip olsa da idari ve ekonomik olarak geri kalmış ve Çin ile Rusya gibi destekçileri tarafından bile küresel olarak reddedilen katı bir ideolojiye saplanmış olduğu için.

Tahran ve Tel Aviv arasında politikaları değişirse, belki de mevcut rejim varlığını korusa bile bir ilişki mümkün olabilir; zira İsrail'in Arap devletlerinin yaklaşık yarısı ve diğer bölgesel ülkelerle doğrudan ve dolaylı ilişkileri bulunuyor. Bu ilişki bir ittifaka dönüşür mü? Bu pek olası değil, çünkü İran şu anda bölgesel güçlerin kendisine karşı ittifak kurduğu kamp konumunda. Eğer bu değişim gerçekleşirse, İsrail ve İran kime karşı ittifak kuracak? İran, yaklaşımını değiştirirse, bölge ülkeleri için umut vadeden bir pazar haline gelebilir. Belki de birçok Arap ve bölgesel ülkenin ekonomisine hayati katkı sağlayan Suudi Arabistan'a benzeyecektir.

İran ile ekonomik rekabet, bölgeyi yeni seviyelere taşıyacak ve bu da ülkeleri yeteneklerini geliştirmeye odaklanmaya itecektir. Suudi Arabistan'ın tehlikeli bir şekilde sadece petrole bağımlı kalmak yerine gelir kaynaklarını çeşitlendirme planı olan 2030 Vizyonu gibi, bir ilham kaynağı haline gelecektir. Eski İran, bölge için bir yük ve kaynakların tüketilmesinin nedenidir. Yeni, başarılı, müreffeh ve istikrarlı bir İran görmeyi umuyoruz, çünkü bu komşularına da fayda sağlayacaktır. Komşularınızın, 1950'lerde yıkıma uğramış Güney Kore, Singapur ve bir zamanlar Avrupa'nın en yoksul ülkesi olan İrlanda olduğunu hayal edin. Başarılı ülkeler olumlu ve müreffeh bir bölgesel ortam yaratırlar.