Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Sorun rejimin yapısında yatıyor!

ABD ve İran arasında önümüzdeki haftanın başlarında müzakerelerin yeniden başlayacağı tekrar konuşulmaya başlandı. Geçen hafta İslamabad'da yapılan müzakerelerde neler yaşandığı ve neden başarısız olduğu konusunda iki farklı açıklama var.

Ülkeler ve uzmanlar da dahil olmak üzere dış taraflar, Amerikalıların Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını talep ederek müzakerelerin daha başlangıcında hata yaptığını söylüyor. İranlılar da uranyum zenginleştirme taleplerinden vazgeçmeyeceklerini ve bunu feragat edilemez bir hak olarak gördüklerini belirtiyorlar.

Her halükarda, bana göre sorun müzakerenin şartları veya konuları değil, İran rejiminin doğası ve mevcut çıkmazıydı. Pragmatik ve bir halı dokumacısının sabrına sahip olduğu yönündeki yaygın izlenimin aksine, İran rejimi üç unsurun bir karışımıdır; katı mezhepçilik, açıklanmamış milliyetçilik ve büyük hırslar veya emeller. Bunların hepsi temel ideolojiler veya ulusal çıkarlar olmuştur veya olmaya başlamıştır.

Son 30 yılda İran rejimi ABD, İsrail ve Arap devletlerinden taleplerinde direterek istediklerini elde edebileceğini öğrendi. Amerikalılar sürekli olarak rejimin taleplerine çevreleme ve uzlaşma politikalarıyla karşılık veriyor ve ona istediklerinin üçte birini veya yarısını verdiklerini sanıyorlardı. İranlılar ise kendilerine verilenleri kemirerek ve yeni talepler, atılımlarla daha derinlere ilerleyerek karşılık veriyorlardı. Amerikalılar ve İsrailliler temelde İran nükleer programından başka bir şeyle meşgul değillerdi. İran'a karşı savaşmanın zor olduğunu düşündükleri için de 20 yıldan fazla süren uzun bir mücadele yürüttüler. Savaş yerine İran'ın nükleer alandaki yavaş ilerleyişini, mezhepçi milis gruplar aracılığıyla komşu ülkelere sızmasını ve silah sanayisini sürekli geliştirmesini görmezden geldiler.

Görünüşte kaybedenler ülkeleri, devletleri ve güvenlikleri zarar gören Araplardı. Dünya, Suriye ve Irak'taki terörist milisler aracılığıyla verilen karşılığı kabul etti ve İran'ı el-Kaide ve DEAŞ’a karşı mücadelede bir müttefik olarak görüyormuş gibi davrandı. ABD ve İsrail'deki radikaller güçlerini pekiştirip doğrudan çatışmayı düşünmeye başladıklarında ise artık çok geçti. İran birçok Arap ülkesine yayılmıştı. Ama İranlılar Azerbaycan, Afganistan ve Pakistan'a nüfuz edemediler çünkü bu ülkeler onlara direndi ve kayıplar verdirdi. Bu arada, dört Arap ülkesi İran baskısına boyun eğdi, diğerleri ise kendi yollarıyla daha fazla zarardan kaçınmayı tercih etti.

İran rejiminin oluşumuna katkıda bulunan üç faktör, yani dini/mezhepsel, milliyetçi ve stratejik faktörler derin ve istikrarlı yapısını oluşturan sabit unsurlar haline geldi. Doğrudan savaşlardan sonra, İran'a ve devlet altyapısına verilen kapsamlı yıkım da buna eklendi. İran'ın artık Hürmüz Boğazı'nı kapatmaktan başka bir silahı yok ve rejimin kalan dayanak noktaları, çöküş korkusuyla hiçbir taviz vermeye cesaret edemiyor. Üstelik, Devrim Muhafızları dışında hiç kimsenin güç yapısı içinde cesareti veya üstünlüğü yok. Hayatta kalmak ise radikal taleplerin amansız bir şekilde takip edilmesini gerektiriyor.

ABD'nin bu acımasız savaşı sürdürme kararlılığı yok. ABD ve İsrail'in ortak noktası sadece nükleer dosya. Eğer uranyum zenginleştirmeyi 10 veya 15 yıl erteleme konusunda anlaşırlarsa, vekil güçler ve balistik füze gibi diğer sorunlar İsrail bundan tam anlamıyla memnun kalmasa da yönetilebilir ve çözülebilir hale gelir.

Bu sözlerimle meseleyi basitleştirmek veya kimseyi suçlamak istemiyorum. Ne var ki, İran ile olan sorunlarımızın daha karmaşık ve muhtemelen daha uzun süre devam edeceğini görüyorum. Irak, Lübnan ve Yemen'de karar merkezlerine yerleşmiş veya onları kontrol eden İran yapımı milisler yükünü omuzlarımızda taşıyoruz ve Suriye'nin bu kaderden kurtulmasını umuyoruz. Ayrıca İran'ın neredeyse ilk kez tehlikeli bir şekilde inatlaştığı Hürmüz Boğazı’nın temsil ettiği yeni bir endişemiz de var. İran, yükselen ve gelişmiş diğer Körfez ülkelerindeki tesisleri kolayca bombalayabildiğini göz önüne alarak, nefret, tükenmişlik ve onları zayıflatma arzusuyla bunu yapmaya devam edecektir. Hatta Hürmüz Boğazını sadece bize karşı kullanabilir.

Bizim ve dünyanın kendisi ile uzlaşmayı denediği bu rejimle, hiçbir anlaşma, barış, güvenlik ve güvence yoktur. Sadece ABD ve İsrail'den üstün güçler olarak korkuluyor ve bu korku bize yönelik de olmalıdır, çünkü biz de savunmasızız ve her gün saldırganlığa maruz kalıyoruz. Artık iç savaşlara ve devletlerin parçalanmasına tahammül edemeyiz. Hatta Iraklı milisler bile cesaretlendi ve İran bombalamadığı halde şimdi Kuveyt ve Bahreyn'i bombalıyorlar. Lübnan'daki silahlı Hizbullah, İsrail'in güneydeki ilerleyişi karşısında geri çekiliyor ve Genel Sekreteri, hükümetin tam da kendisinin kurtarması gereken toprakları kurtarmasını talep eden konuşmalar yapıyor!

Birlik ve kararlı bir tutum, direnç göstermek ve kendimizi, vatanlarımızı ve devletimizi korumak için şarttır. Her şeyden önce Devrim Muhafızları rejiminin önderliğindeki İran’ın davranışlarına son verilmedikçe bölgede barış, güvenlik, iyi komşuluk ve gelecek olmayacaktır.