Binyamin Netanyahu'nun geçen yıl televizyonda yayınlanan bir röportajında “Büyük İsrail”den bahsetmesi, sözde bunu gösteren bir harita sergilemesi, bu fikri “tarihsel ve manevi bir mesaj” olarak tanımlayıp desteklemesi, kendisine bağlılığını teyit etmesinden bu yana, olaylar ve açıklamalar aynı doğrultuda ilerledi.
Bu tehlikeli duruş ve ardından gelen benzerleri, direniş yanlılarının her zamanki gibi vardıkları sonuca, yani önceden hazırlanmış, eksiksiz ve daimi bir plan olduğu ve İsrail'in buna göre diğer ülkelerin topraklarını ele geçirdiği sonucuna ulaşmak için yetersizdir. Zira direnişçiler bu görüşü, Netanyahu'nun yaptığı açıklamalardan onlarca yıl önce de benimsiyordu. Bununla birlikte, desteklenen ve kendisine arka çıkılan, hasta ve daha da kötüleşen bir İsrail iklimine dikkat çekmek için güçlü nedenler bulunuyor. Bu iklimin doğrudan nedenleri, İsrail Başbakanı'nın fanatik dini partilere kur yapma ve tehdit altındaki koalisyonunda tutmak için taleplerine boyun eğme ihtiyacı ile sürekli gerilim yaratan ve ABD Başkanı'nın müdahalelerinin bile onu kendisinden kurtaramadığı kırılgan hukuki durumudur. Bunlara bir de bölgedeki ve dünyadaki güç dengesinin ve koşulların, arzu ve yanılsamalarında istediği kadar ileri gitmesine izin verdiği düşünmesi ekleniyor.
Ancak bu iklim, doğrudan siyasi faktörlerin ötesindeki faktörlerle de besleniyor ve bu durumu sahada açıkça görüyoruz. İsrail'deki milliyetçi-dini hükümetin yaptığı şey artık rejimleri ve politikaları değiştirmek veya İsrail'in saldırgan unsurlar olarak algıladıklarını ortadan kaldırarak belirli durumları düzeltmekle ilgili değil. Aksine, doğanın kendisini değiştirmeyi hedefliyor veya hedeflemesi amaçlanıyor. Bugün, abartmadan, özellikle Gazze'de ama aynı zamanda Güney Lübnan'da, toprak, çevre ve belki de insanlar dahil o doğayı değiştiren bir İsrail jeolojik evresinden bahsedebiliriz.
Eğer İsrail'in Gazze ve Lübnan'dan gelen saldırılar karşısında öz savunma hakkından açık bir soykırıma geçtiği söyleniyorsa, Batı Şeria’ya ne demeli? Son resmi kararlar Filistin topraklarının büyük bir bölümünü “devlet mülkiyeti”ne kattı, bu amaca hizmet etmesi için yeni pozisyonlar ve bütçeler yarattı ve bu, Batı Şeria'nın Haziran 1967'deki işgalinden bu yana ilk kez oluyor.
Bu gelişmeler, sürekli ve amansız toprak gaspı, buldozerle yıkım ve mobil kuşatma eylemleri, Filistin Ulusal Otoritesi’nin vergi gelirlerinden mahrum edilmesi, Batı Şeria’da İsrail yasalarının uygulandığı alanların genişletilmesi, kasıtlı elektrik kesintileri, Ramallah'taki Filistin Otoritesi'ni çöküşe itmeye yönelik açık ve yorulmak bilmeyen çabalarla birlikte gerçekleşiyor.
Modern tarihteki benzer vakalarda olduğu gibi, burada da aşırı devrimci eylemlerin doğayı radikal bir şekilde değiştirme girişimine karşı koyarken ortaya koyduğu aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Burada gerçeğe sahip olunduğuna dair ahlaki bir inanç var ve bu duygu Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir ve bazı askeri liderlerin açıklamalarında sürekli mevcut. Sadece kendilerinin, kurtarıcılar olarak, doldurabileceği bir boşluğun var olduğuna dair bir ısrar var. Radikal bir sosyal mühendislik projesini uygulama ve bir tür arınma biçimi olarak gerekli görülen tasfiyeleri gerçekleştirme konusunda kararlılık var. Ve elbette, vaat edilen gelecek için hayati bir gereklilik olduğu iddiasıyla bugünün acılarına katlanma çağrısı var.
Uluslararası hukukun uygulamada gerilemesi ve normlara bağlılığın zayıflaması bu eğilimi teşvik edip güçlendiriyorsa da savunucuları her zaman buna bir determinizm atfetme eğilimindedir. Doğal süreçler genellikle determinizme meyillidir; tıpkı Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşüne devam etmesi veya gelgitlerin yerçekimi yasalarına tabi olması gibi.
Düşünce ve eylem tarihine uzun zamandır eşlik eden devrimci teorilerden biri, toplumların “doğal yasalar” tarafından yönetildiğini ve bu yasaları keşfedip uyguladığımızda, hayatı doğru gördüğümüz şeye göre değiştirdiğimizi belirtir. Böylece, örneğin, Karl Marx'ın öngördüğü gibi sosyalist bir toplum kurabiliriz veya Herbert Spencer'ın inandığı gibi en güçlü olanın hayatta kalacağı bir ortam oluşturabiliriz; ya da doğanın yasalarının dikte ettiğini düşündüğümüz her şeyi yapabiliriz.
Gerçek şu ki, İsrail'in kuruluşu, birçok boyutunun yanı sıra 1948'den beri Filistinlilerin yerinden edilmesi ve sahadaki birçok gerçekliğin değiştirilmesiyle somutlaşan keskin bir jeolojik boyutu da içeriyor. Dinciler bu boyuta inanç temelli görüşlerini eklediklerinde, kutsallık bu büyük dönüşüm görevinin ayrılmaz bir komşusu oluyor ve her zaman çevresinde ikamet ediyor.
Tarihin acı deneyimleri, savaşlar ve barışın imkansızlıkları, bu güçlü, ancak çeşitli jeolojik eğilimlerin geliştiği verimli bir zemin yaratmıştır. Her iki taraf da diğerini yok etmeyi, toprakları ondan “özgürleştirmeyi” ve bir zamanlar olduğu veya olduğu iddia edilen haline geri döndürmeyi hayal etmeye başladı. İsrail tarafının, iddialı ve cüretkar jeolojik programını dayatma konusunda en kudretli taraf olması ve olmaya devam etmesi ise tesadüf değil. Ancak İsrail'in jeolojiği, ona direnenlere hiçbir mazeret sunmaz ve onları, beceriksiz direnişlerini mevcut ve gelecekteki olayların gidişatından sorumlu olmaktan kurtarmaz.İsrail devletinin zorla gerçekleştirdiği jeolojik dönüşümleri inkar etmeleri, kimseyi İsrail eylemlerinden kaynaklanan depremleri, selleri ve yıkıcı volkanik patlamaları kabullenmeye de zorlayamaz.