Osman Mirgani
Şarku'l Avsat'ın eski editörü
TT

Hamideti'nin söyledikleri ve söylemedikleri!

Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Muhammed Hamdan Dagalu'nun (Hamideti) geçen hafta sonu Kampala'ya gelişinden bu yana yaptığı her şey hem biçim hem de içerik açısından titizlikle planlanmış ve hesaplı bir hassasiyetle uygulanmış gibi görünüyor. İşlemeli kıyafetlerinden Uganda Cumhurbaşkanı Yoweri Museveni ile görüşmesine, konuşmasında Afrikalı olduğunu ve Sudan krizinin Afrika içinde çözülmesi gerektiğini ilan etmesine kadar tüm bu mesajlar, yoğunlaşan askeri ve diplomatik baskı döneminde konumunu güçlendirmek için bir Afrika platformu bulma girişimi içinde olduğunu gösteriyor.

Arap dünyasının çoğunun General Abdulfettah el-Burhan'a daha yakın olduğunu ve bu nedenle destek için Afrika'ya yöneldiğini söylemek istiyor. Bu bağlamda, Uganda'daki tüm hareketlerinde ve imalarında “Afrikacı” bir ton benimsemeye önem verdi ve laik olduğunu deklare ederek bunu daha da vurguladı. Başka bir deyişle, Hamideti “Afrikacı” bir yönelim ve Arap-İslamcı duruştan sembolik bir kopuşu ilan etmek istiyordu.

Cidde platformuna yönelik sürpriz eleştirisi de bu bağlamda anlaşılabilir. Suudi Arabistan arabuluculuğunu ve Cidde platformunu hedef alırken eleştirileri haksızdı ve bu kadar uzun bir sürenin ardından gelmesi, motivasyonları ve önemi hakkında soru işaretleri uyandırıyor. Platform, Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından destekleniyordu ve açıkça belirtilen amacı insani bir ateşkes sağlamak ve sivilleri korumaktı. Eğer Cidde onun anlattığı gibi, Burhan'ı tecritten kurtarmak için sadece bir “taktik” ise o sivilleri koruma sorumluluğu söz konusu olduğunda neredeydi? Arabuluculuk üçüncü bir ordu değil; bir platformdur. Müzakerecilerin başarısızlığından platformu sorumlu tutmak rahatlatıcı bir basitleştirmedir, ancak sahada olanların gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Nitekim kendisi ile güçlerinin Cidde platformundan çıkan sonuçlara ve anlaşmalara uyduğu iddiası gerçeğin çok uzağındadır. Müzakereleri istismar ederek, Cezire ve Orta eyaletlerine saldırılar düzenleyen ve bu saldırılara eşlik eden tüm ağır ihlalleri işleyenler onlardı.

Yeni Afrikacı yönelimiyle Hamideti, sadece Cidde’den çıkan sonuçlardan uzaklaşmayı istemekle kalmıyor, aynı zamanda Dörtlü Mekanizma’nın çabalarından da uzaklaşıyor gibi görünüyor. Siyasi hesapların dışarıdan desteklenen ekonomik çıkarlarla örtüşmesi göz önüne alındığında, Afrika arenasının kendisi ile ilişki kurmaya daha istekli müttefikler sunabileceğine güveniyor gibi görünüyor. Zira bilindiği üzere, birkaç komşu Afrika ülkesi, Hızlı Destek Kuvvetleri için yurtdışından gelen askeri malzemeler konusunda zaten birer kanal haline gelmiş durumda.

Bu daha geniş bağlamda, Hamideti, Babu’l Mendeb ve Afrika Boynuzu'ndan Nil Vadisi ve Kızıldeniz'e uzanan bir çatışma çerçevesinde bölgede şekillenen harita kapsamında kendisine yeni bir konum arıyor. Sudan şüphesiz ki, bölgede gelişen olaylar ve yapılan planlarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı jeopolitik bir düğümdür. Hamideti ise sadece bir Afrika şemsiyesi ve çözümleri değil, aynı zamanda meşruiyet de arıyor.

Uganda'daki “Sudan büyükelçiliğini ele geçirme” yönündeki iması, çatışmayı diplomatik tanınma alanına kaydırıyor. Büyükelçilikler savaş ganimeti değildir; uluslararası alanda tanınmış devletin yasal uzantısıdır. Bir büyükelçiliği ele geçirerek paralel bir meşruiyet yaratma girişimi, ev sahibi ülkeyi yasal bir teste tabi tutacaktır, ancak sonuçta uluslararası tanınma sağlamaz.

Hamideti, Kampala konuşmasında (devlet ve özel mal varlıklarını yağmalayan savaşçılarına atıfta bulunarak) “Sudan halkı bizden yağmalama yüzünden nefret etti” diyerek halk desteğine ve meşruiyete sahip olmadığını kendisi de itiraf etti.

Gerçek şu ki, mesele yağmalama ve talandan çok daha ciddi ve tehlikeli. Nefretin nedenlerini sadece bu yöne indirgemeye çalışmak, yaranın derinliğini görmezden gelmektir. Trajedi sadece yağma ile sınırlı değildi, aynı zamanda, ayrım gözetmeksizin öldürme, soykırım, etnik temizlik, şeref, namus ve kutsalların ihlali, insanların aşağılanması ve sindirilmesi, evlerinden sürülmeleri ve devlet kurumlarının, hastanelerin, okulların ve hatta camilerin yerle bir edilmesi gibi yaygın ve belgelenmiş ihlalleri de içeriyordu.

Hamideti, iktidar istemediğini ve amacının “sadece” İslamcıları kökünden söküp atarak “Kizan (Müslüman Kardeşler) ordusunu” dağıtmak olduğunu söylediğinde, savaşı yeniden tanımlamaya çalışıyor; çünkü savaş eski cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir döneminde başladı ve hareketi içinde tanınmış önde gelen İslamcı figürler bulunuyor.

Sudan'ın bölünmesine izin vermeyeceğini açıklaması da bölünme projesinin gerçek bir olasılık olarak kaldığına dair örtük kabul anlamına geliyor. Bir askeri güç fonlara, dış ağlara ve toprağa sahip olduğunda, statükoyu pekiştirme riski sadece propaganda amaçlı değil, yapısal hale gelir. Niyetin inkar edilmesi yeterli değildir; önemli olan, silahların ve sahadaki çatışmanın gerçekliğidir.

Özetle, söylemi değiştirmek çatışmanın gerçekliğini değiştirmez. Bölünmeye karşı olduğunuzu söylemek, koşullarını önlemek için yeterli değildir; alternatif bir barış yaratmak için arabuluculuk çabalarını hedef almak da yeterli değildir. Sudan'ın ihtiyacı olan, söylemin yenilenmesi değil, savaşı mümkün kılan yapıların, kontrolsüz silahların, savaş ekonomisinin ve sınır ötesi ittifakların ortadan kaldırılmasıdır. Yüz binlerce savaşçıya sahip olan, yabancı deneyimli savaşçılar getiren ve ardından barış adamı olduğuna inanılmasını talep eden herkes, sözlerden daha fazlasını sunmalıdır; silahsızlanmayı, ulusal silahlı kuvvetler çerçevesinde entegrasyonu ve hesap sorulmayı ve vermeyi kabul etmeyi taahhüt etmelidir. Aksi takdirde, barıştan bahsetmek, dış tarafların desteğiyle Sudan'a karşı kurulan komploların gerçekliğini örtbas etmeye yönelik süslü ifadelerden ibaret kalacaktır.