İşler nadiren bu şekilde olmuştur ve tarihte nadiren bir taraf, tüm dünyaya karşı savaşmayı hayatta kalması ve zafer kazanması için bir ön koşul olarak görmüştür. İran, saldırılar arasında hiç zaman geçirmeden Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Umman, Ürdün, Irak, Suriye ve Kıbrıs'ı hedef aldı. Ayrıca, özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki uluslararası gemi taşımacılığını, petrol rafinerilerini ve ihracat yollarını da bir şekilde hedef aldı. Buna ilave olarak, çıkarların ve askeri üslerin hedef alınması, Avrupa Birliği ülkelerini de ateş hattına yerleştirdi.
Hem Arap hem de Batılı birçok gözlemci ve yorumcu, Suudi Arabistan, Umman ve Katar gibi ülkelere yönelik bu davranış üzerinde dikkatle durdu, çünkü bu ülkelerin bazıları İran'a karşı savaşı önlemek için siyasi ve diplomatik mücadeleler verdiler, bazıları ise tansiyonu düşürmek için arabuluculuk çabalarına destek verdiler.
Savaşın muazzam insani ve ekonomik maliyetleri ve bunlardan doğan acılar olmasaydı, bu tablonun bazı yönleri gülünç görünebilirdi, zira örneğin, Hizbullah, Kıbrıs'taki bir İngiliz askeri üssünü bombalayarak Lübnan'ı İngiltere ve dolayısıyla NATO ile bir çatışmaya sürüklemekle tehdit etti!
Gerçek şu ki, 1960'lar ile 70'lerde aşırılıkta ileriye giden örgütler ve devrimciler tarafından ortaya atılan “Her yeri Vietnam yapalım” veya “Düşmanı her yerde vuralım” gibi sloganların pratik uygulamasına benzer bir şeye tanık oluyoruz ve böylece “her yer” düşmanlık kaynağına dönüşüyor.
Tüm bunlar gerçekleşirken, Çin ve Rusya gibi etkili ülkelerden İran'a sözlü desteğin ötesinde hiçbir destek gelmiyor. Bu nedenle, örneğin Batı medyası, Pekin'in Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasına ve bunun sonucunda kaçınılmaz olarak uğrayacağı kayıplara nasıl bakabileceğini, iki büyük güç olan Çin ve Rusya'nın, savaşın bölgesel ekonomik yansımaları göz önüne alındığında, ekonomileri üzerindeki potansiyel etkisini nasıl değerlendirebileceklerini sorgulamaktan kaçınmıyor.
Sadece dünyayla çatışmacı bir ilişkinin zafer kazanması ve siyasi performansının başarısı için bir ön koşul olduğuna inananlar böyle radikal bir yaklaşım benimser. Bu şekilde, düşmanlık kavramı kesin olarak tanımlanması imkansız, akışkan bir kavrama dönüşür. Genelde savaşan tarafların amacı dost çevresini genişletmek ve düşman çevresini daraltmak olurken, burada tam aksi bir ilke geçerli; dost çevresini, ya da en azından tarafsız veya tarafsızlaştırılabilecek olanları daraltırken, düşman çevresini genişletmek.
Ancak siyasi ve askeri görünüşün ötesine geçersek, bu yaklaşımın sadece güç dengesindeki savaşçı bir pozisyonun ifadesi olmadığını söyleyebiliriz. Zira kendisi aynı zamanda ve temelde, bu dünyada güven verici bir dostluk olarak kabul edilebilecek hiçbir şey bulamadığı için dünyanın daha geniş akımları ile barışık olmayan bir pozisyonu da ifade ediyor. Velayet-i Fakih sistemi de dahil olmak üzere Tahran rejiminin, gezegendeki diğer rejimlerden farklı olduğu iyi biliniyor. Bölgeyi ülke ülke değiştirme çabasının ve etkili uluslararası güçlerle ilişkileri gerginleştirme girişiminin, başlangıcından beri bu yaklaşımın ayrılmaz bir parçası olduğunun birçok işareti bulunuyor.
1979'daki Humeyni devrimi, Tahran'daki Amerikan büyükelçiliğinin işgaline ve personelinin rehin alınmasına neden oldu. Bununla birlikte yeni İran, diplomatik normların ihlalinin yanı sıra, bir diğer önemli yönüyle de benzersiz bir şeyin doğumunu ilan etti, o da Soğuk Savaş sırasında ABD'ye karşı aşırı düşmanlığa rağmen, Sovyetler Birliği ve bloğuyla da dostane bir ilişki kurmamak. Dahası Tahran, “ateist komünizme” karşı çıkan yayınlarıyla ve İran Komünist Partisi'ne yönelik baskıcı muamelesiyle bu mesafeyi daha da pekiştirdi. Buna paralel olarak, daha az önemli olsa da İran’ın, “üçüncü dünya”daki diğer devrimci güçlerin Amerikan politikalarını eleştiren Avrupalı partiler ya da yönetimlerine karşı çıkan etkili Amerikalılarla kurdukları gibi, dostluklar kurmadığı da biliniyor.
Buna ilaveten, devrimin ilk icraatlarından biri, Humeyni'nin zaferinin gerçekleştiği yıl olan 1979'da imzalanan Mısır-İsrail Camp David Anlaşması'nı kesin bir biçimde reddettiğini ilan etmekti. Hem de daha geniş bir uluslararası konsensüs anlaşmayı barış için büyük bir zafer ve uzun süren savaşlar tarihinden bir kopuş olarak görmesine rağmen. Tahran, çatışmayı Cemal Abdunnasır'ın 242 sayılı kararı ve Rogers Planı'nı kabul etmesinden önceki döneme geri döndürdü. Ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat suikasta uğradığında, suikastçısı Halid el-İslambuli'yi bir posta pulu ile Tahran'da adını bir caddeye vererek onurlandırdı.
Lübnan, bir tür örtük uzlaşmaya göre, bölgesel çatışmalarda tarafsız kalması gereken bir ülke olarak kabul edilirken, keza Yemen çok sayıda ülke ve ekonomik çıkarları için güvenlik ve stratejik açıdan son derece önemli bir ülke olarak görülürken, İran politikası bu iki değerlendirmeye açık bir şekilde karşı çıktı, hatta bunları kayıtsızca ihlal etti.
İslam Cumhuriyeti'nin kurduğu dostluklar ya radikal İslamcı örgütlerle (çoğunun kurulmasına yardımcı oldu) ya da etkili dünya güçlerinin büyük bir çekince ve şüpheyle baktığı rejimlerleydi.
Bunlar genel olarak, bu savaşın bazı yönlerini ve dayandığı bazı politikaları anlamaya yardımcı olabilecek, şekillendirici kökenlerle ilgili unsurlardır.