Beyrut'un güney banliyösüne yönelik aralıksız İsrail hava saldırılarının sesleri, ülkemizin savaş sonrası geleceği hakkında akşam yapılan tartışmaları bölüyor. Ancak güneye yönelik saldırılar ve Litani Nehri'nin güneyindeki bölgelerin neredeyse tamamen boşalmasına, Sayda şehrinin eteklerine kadar uzanan kuzeyindeki bölgelerin ise önemli ölçüde boşalmasına yol açan sistematik tahliye emirleri hakkındaki son dakika haberleri, o akşam toplananlar ve özellikle de çoğunluğu güneyden olduğu için son derece önemliydi.
O anda, bir önceki savaşta tamamen yıkılan sınırdaki Adisa köyünden, Lübnan orkestrasının şefi Sayın Lübnan Baalbaki, “geri dönüş” sorusunu gündeme getirerek orada bulunanların endişelerini artırdı.
Baalbaki bize şu soruyu yöneltti: “Biz, Güney Lübnan halkı, ‘1926 Arapları’ veya ‘Lübnanlı mülteciler’ mi olduk?” Bu sorusu ile Baalbaki, İsrail Devleti'nin kuruluşunun deklare edilmesinden sonra Filistinlilerin başına gelenlere, topraklarında kalan ve “1948 Arapları” veya “İç Filistinliler” olarak adlandırılan küçük bir grup ve bugüne kadar geri dönemeyip “1948 mültecileri” olarak adlandırılanlar arasında bölünmelerine atıfta bulunuyordu.
Köyü Adisa’dan uzun süreli bir ilticaya dönüşebilecek göç yolculuğu, güneydeki Kalia beldesinin papazı Peder Pierre el-Raai'nin düşman İsrail ordusu tarafından öldürülmesi ve ikisi arasında Alma el-Şaab ve Rmeyş gibi Hristiyan köylerine kadar uzanan tahliye uyarıları veya tehditleri, dahası tahliye uyarılarının Kafrşuba, Arkub ve Marci’yun gibi geri kalan köylere kadar uzanması korkusu ile Güney Lübnan’ın sürgün hikayesi tamamlanıyor.
“1926 Arapları” iç Lübnanlılardır. Bazılarının kalmasına izin verilirken, bazıları daha sonra geri dönmeyi başarabilirler ama bu, Güney sakinlerinin varoluşsal bir tehditle, hayatlarına yönelik bir tehditle karşı karşıya kaldıkları ilk savaştır. 1948 ile 1978 işgali arasında, sınır bölgesinin sakinleri evlerini ve topraklarını terk etmediler. İşgalden ve tampon bölgenin kurulmasından sonra, büyük bir kısmı bölgelerinde kaldı. İsraillilerin Beyrut'a kadar ulaştığı ve ardından 1978'de işgal ettikleri bölgelere kademeli olarak geri çekildikleri 1982 savaşında bile, güneyliler evlerini terk etmediler.
Ancak şimdi olanlar tamamen farklı; “Gazze'yi destekleme savaşı”ndan “Tahran'ı destekleme savaşı”na, yani “katliam savaşı”ndan “intihar savaşı”na, bu iki savaş, İsraillilerin önceki savaştan sonra uygulamaya başladıkları planları pekiştirmek için aslında pek de ihtiyaç duymadıkları bahaneler oldular. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Lübnan toprakları içindeki tampon bölgeyi 7 kilometreden fazla genişletme arzusunu dile getirdi ki bu, Litani Nehri'nin güneyinde yeni toprakların ele geçirilmesi anlamına geliyor.
İlk yedi kilometre ile İsrail, sınır köylerinin sakinlerinin evlerine dönme umudunu bitiriyor. Tahliyeler, uyarılar ve ortaya çıkan yıkımın boyutu, birliklerin karadaki ilerlemeleri ile karşılaştırıldığında ise bu bölgenin daha da genişletilmesinin, Netanyahu'nun planlarına göre tamamen yerle bir edilebilecek, tamamen boşaltılabilecek veya tamamen işgal edilebilecek Litani Nehri’nin güneyindeki geniş alanların büyük bir bölümünü içermesinden korkuluyor.
Burada ortaya çıkan soru şu: Hizbullah'ın İsrail'e fırlattığı ve uzun sürecek bir Lübnan göçü için sadece bir bahane olan altı füze, stratejik önemi açısından, şimdi güneydekilerin ve tüm Lübnanlıların karşı karşıya olduğu varoluşsal tehlikelere denk mi?
Lübnan Baalbeki'ye ve önceki savaşta kaybettiği babası, görsel sanatçı Abdülhamid Baalbeki'nin evine geri dönecek olursak, burası bir aile evi olmaktan ziyade güney ve Lübnan kültür ve sanat mirasını bir araya getiren müze gibiydi, hafızamızın ve bilgimizin bir parçasıydı. Bugün, her şeyi kaybetme tehdidiyle karşı karşıyayız. Geçmişimiz, bugünümüz ve geleceğimiz... Çoğumuz sadece birkaç eşyasını yanında götürerek, belki de yerle bir edilecek duvarlarda asılı hatıralar ve moloz yığınına dönüşecek sayısız şey bıraktık. Hatta, geri dönme umuduyla ayrılan Filistinliler gibi, evlerimizin anahtarlarını bile yanımıza almayı unuttuk.