İranlılar Şah döneminden beri nükleer silaha sahip olmayı düşünüyorlar. O zamanlar, Amerika Birleşik Devletleri'nin en coşkulu destekçileri arasındaydılar, ancak milliyetçi ve İslami yaklaşımlar, Soğuk Savaş sırasında Türklerin NATO'ya katılma yönünde attığı kararlı adımı atmalarını engelledi. Türkler Sovyetler Birliği'ne karşı mücadelede rol üstlenirken, Amerikalılar ve İngilizler İran'a CENTO içinde lider bir rol vermeye çalıştılar; bu girişim 1958'de Irak'taki değişim ile birlikte çöktü. Nükleer silah, güç ve büyük güçler arasına katılmanın bir işareti miydi, yoksa büyük güçler arasındaki çekişmelerin ortasında hırslara ve saldırganlığa karşı bir koruma mıydı? Her halükarda, iki büyük milliyetçi devlet (Türkiye ve İran), azınlık sorunlarıyla ilgili iç nedenlerden, özgürlük gibi özlemlerden ve ardından gelen mücadelelerden, Sovyetlere yakın olmalarından ve tıpkı 19. ve 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi kendi içlerinde nüfuz kurma girişimlerinden dolayı Batı kampında olmak konusunda rahat değillerdi. İran'da ülkeyi ve bölgeyi dönüştüren 1979 devriminin ardından, 1980'de Türkiye'de acımasız bir askeri darbe yaşandığını da unutmamalıyız; ki bu, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’de gerçekleşen ikinci veya üçüncü darbeydi. Türkiye'deki darbeler, halkın aksi yöndeki arzularına rağmen Batı ittifakı içinde kalmaya devam etmeyi amaçlarken, İran'daki 1979 devrimi Batı etkisinden kurtuluşu hedefliyordu.
Dolayısıyla hem İran'da hem de Türkiye'de, tam bir ulusal kimlik elde etme, bölgedeki ve dünyadaki konumlarını ve rollerini tanımlama konusunda endişeler var. Türkiye, zorla da olsa NATO tarafından korunuyor, İran ise 1970'lerde izlediği ve bugün barışçıl nükleer kılıfı altında izlemeye devam ettiği nükleer silah ile öz savunma hedefine ulaşmayı amaçlıyor.
İslam dünyasında sadece Pakistan nükleer silah edinmiştir. Ancak Pakistan ile güçlü komşusu Hindistan arasında uzun süredir devam eden bir düşmanlık var ve Pakistan'ın nükleer silah edinmesine izin verdikleri için en çok pişmanlık duyanlar Amerikalılar. İran 1980'ler ve 1990'larda işgal tehdidiyle karşı karşıya kaldı mı? Irak ile savaşını bahane olarak öne sürüyor, ne var ki bu savaş Irak rejiminin yıkılması ve ülkenin İran etkisi altına girmesiyle bitti. Peki, neden nükleer silaha sahip olma ihtiyacı devam ediyor? Çünkü İran İslam Cumhuriyeti, Şah İranı değil. İslami İran bir ulus-devlettir ve oldukça önemli bir devlettir. 1980'ler ve 1990'lar boyunca (ve hatta sonrasında), İran'ın Arap ülkelerine sızmasını gözlemlerken, onun ve milislerinin İsrail'in ortadan kaldırılması çağrılarını ciddiye almadık. Bunları, İran kampına göre, Filistin davasına gereken önemi vermemiş olan Arapları ve Sünnileri küçük düşürmeyi amaçlayan propagandalar olarak değerlendirdik.
Bugün, dün ve öncesinde İsrail ve ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü devasa savaşlar üzerinde düşünen herkes, İsrail, ABD ve Batı dünyasının yarısının, Mollalar tarafından yönetilen İslamcı İran'ın İsrail'in temel düşmanı olduğuna inandığını fark edecektir. Peki, en başından beri böyle miydi, yoksa ABD ve müttefikleriyle artan düşmanlık nedeniyle mi bu hale geldi? İşler öyle bir noktaya geldi ki, Velayet-i Fakih devleti İsrail’in varlığını, İsrail de İslam Cumhuriyeti sistemini ve emellerini kabul etmez hale geldi.
Peki, İslamcı İran neden sağlam ittifaklar kuramadı?
İslam Cumhuriyeti, bunu başarabilecekken başaramadı. Halı dokuyucularının pragmatizminden ve uzun vadeli planlarından çokça bahsedilir, ancak bu doğru değil. İslam Cumhuriyeti’ni uzun zamandır yöneten “Ne Doğu ne de Batı” sloganıdır. ABD'ye karşı duyduğu şiddetli düşmanlığa rağmen, İran'ın Rusya ve Çin ile ilişkileri ancak son yıllarda güçlendi. Irak savaşı sona erdikten sonra, özellikle stratejik hedeflerin aynı veya çok benzer olması nedeniyle, Araplarla mükemmel ilişkiler kurulabilirdi. Ancak, İslam Cumhuriyeti'nin politikaları sürekli olarak toplumlar ve devletler içinde bölünmeler yaratmaya, “direniş ekseni” oluşturmaya ve dört Arap başkentini kontrol altına almaya odaklandı. Araplara Filistin'i özgürleştirmek istediğini söylüyor, ancak bunu her ülkede milis gruplar kurarak ve gerçek ortaklıklar yerine boş jestlerle yapıyor. İran'ın deneyimlerinden ve savaşlarından ders almadığını açıkça göstermek için bu savaşta nasıl Körfez ülkelerine İsrail'e davrandığı gibi davrandığına işaret etmemiz yeterli. ABD, İranlılara çok fazla serbestlik tanıdı ve bu da komşularına ve dünyaya karşı politikalarının doğruluğuna olan inançlarını daha da güçlendirdi. ABD bundan vazgeçmeye karar verdiğinde ise kendilerini Irak savaşının sona erdiği 1988 yılındaki aynı yerde buldular.
İslamcı İran iki önemli davadan faydalandı; ezilenler davası ve Filistin davası, fakat her iki durumda da doğrudan dava sahiplerinden bağımsız olarak çalışmaya devam etti. Birinci dava kapsamındaki mücadelesi büyük ölçüde etkisiz kalırken, ikincisinde yanlış hesaplara kurban gitti. Rejim bu sefer de hayatta kalabilir, ancak sürekli konum, rol ve Mehdici coşkuyla meşgul olmaktan vazgeçmediği sürece, yalnızca ABD ve İsrail'in arkasında olmadığı savaşlara karşı savunmasız kalacaktır.
Biz Araplar din konusunda huzursuzluklardan muzdaribiz, ancak İranlılar daha da fazla muzdarip. Onların bizden daha çok ihtiyaç duydukları, nihayet ulus-devletin ilkelerine ve normlarına kulak vermek ve her şeyden önce komşularıyla ve dünyayla normal ilişkiler kurmaktır.