Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

Trump ve Dini Lider: Güç dengesizliği ve devrimci vizyonun çöküşü

Destansı Öfke Operasyonu üzerinden geçen üç haftanın ardından ne İran liderleri ne de Trump teslim olmaya meyilli görünmüyor. Her iki taraf da savaşmaya kararlı. ABD Başkanı Donald Trump ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in kişilikleri, gerilimi tırmandırma anlatısında çok önemli bir rol oynuyor gibi görünüyor. Her ikisi de bu tarihi anın onları ölümsüzleştireceğine inanıyor: Mücteba “Büyük Şeytan” ve “Küçük Şeytan”a karşı zaferiyle, Trump ise “İran'ı yenilgiye uğratan” ve Ortadoğu'da barışın mimarı olarak adını ölümsüzleştirmek istiyor.

Mücteba'nın kişiliği gizemli. Seçiminden bu yana halkının karşısına çıkmadı, sadece başka birisi onun adına bir konuşma yaptı. Bu arada Trump, ekranlara ve gazetelere hakim, savaşı bir imparator gibi yönetiyor. Bu, İran'da bir liderlik boşluğu, ABD'de ise bir güç yoğunlaşması olduğunu ortaya koyuyor. İran'da bu boşluk, resmi devlet ile devrimci devlet olmak üzere iki başlı bir otorite biçiminde kendini gösteriyor. Devrimci devlet -Devrim Muhafızları ve Besic- sorumluluk almadan kararlar alıyor, resmi devlet ise güçsüz; ancak devrimci devletin kararlarının sorumluluğunu üstleniyor ve onları haklı gösteriyor. Bu durum, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılar nedeniyle özür dilemesi ve ardından devrimci devletin ısrarı karşısında özrünü geri çekmesiyle yakın zamanda kendisini gösterdi.

İki kişilik arasındaki farklılık -önemi ne olursa olsun- savaş senaryosunu anlamak için yeterli değil. Askeri güç ve stratejik vizyondaki eşitsizlik de dikkate alınmalı. Askeri denge büyük ölçüde Trump'ın lehine ve o, nihai hedefinin İran'ın teslim olması veya askeri kapasitesinin tamamen yok edilmesi olduğunu vurgulayarak gücünün tadını çıkarıyor. Bu arada, Dini Lider Mücteba, aradaki farkı kapatmak için çatışmayı komşu ülkeleri de kapsayacak, ardından Hürmüz Boğazı'nı kapatacak şekilde yatay olarak genişletmeye çalışıyor. Körfez ülkelerinin ekonomik modelleri konusunda endişelenerek Trump'a baskı yapıp savaşı durdurmasını sağlayacağına inanıyor.

Askeri güçteki önemli dengesizlik, stratejik vizyonun gerçekleştirilmesinde kaçınılmaz olarak başarısızlığa yol açtı. Zira 1979'dan beri İran'ın amacı, hegemonyasının entelektüel aracı olarak dini devrimini yaymak ve ideolojik milislerini Arap başkentlerine sızmak için Truva atı olarak kullanmaktı. Bu amaçla, kendini korumak, ABD'nin bölgeden çıkarılmasını kolaylaştırmak ve kendi çıkarlarına hizmet eden ve kendisinin egemen olduğu bölgesel bir düzen kurmak için nükleer programına yoğunlaştı.

7 Ekim 2023'te İran, güç dengesizliğinin ve bölgesel stratejisinin kırılganlığının farkına vardı. İsrail, vekillerini felç etti, Gazze'yi yerle bir etti, Hizbullah'ı çökertti ve Amerikan askeri yardımıyla Husilere ağır kayıplar verdirdi ve tehditlerle Irak milislerini de zayıflattı. Haziran 2025'te Amerika Birleşik Devletleri İran'ın nükleer programını bombaladı. Bu yılın 28 Şubat'ında ise iki hedefi gerçekleştirmek için İsrail'in de katılımıyla İran'a karşı Destansı Öfke Operasyonu'nu başlattı. Birinci hedef, İran'ın askeri yeteneklerini tamamen yok etmekken, ikincisi, İran'ın stratejik vizyonunu çökertmek. Savaş devam ederken, İran'ın askeri seçenekleri her geçen gün azalıyor ve Hürmüz Boğazı'nı kapatma yoluna gitmesi kayıplarını daha da artıracaktır. Çünkü dünyanın ekonomik can damarını boğmak, birçok ülkeyi, özellikle de askeri olarak, ona karşı birleşmeye itecektir. Bu ekonomik silah ters tepecek ve daha büyük tehlikeler şeklinde kendi aleyhine dönecektir, çünkü ABD denizde İran petrol tankerlerine el koyacak ve bunun sonucunda Hark Adası'ndaki petrol depolama tesisleri dolacaktır. Bu durum, İran petrol kuyularının kapanmasına ve hasar görmesine yol açacaktır; bu kuyuları ancak fahiş maliyetlerle ve yıllar sonra tekrar işletmeye alabileceklerdir. Tabii ki, İran anakarasına olan uzaklıkları ve İran'ın ekonomik yaşamındaki hayati rolleri göz önüne alındığında, ABD bu kuyuları işgal etmezse.

Bu gerçekle karşı karşıya kalan İran, kolları kesildikten sonra felaketi önlemek için ne yapacak? İran iki şeye bel bağlıyor: Başkan Trump'ın sabırsızlığı ve Rusya ile Çin'den gelecek yardım. Elbette, savaşı uzatmak ne ABD'nin ne de İran'ın çıkarına değil. Ancak ABD, tarihe adını yazdırma takıntısı olan bir imparator tarafından yönetiliyor, İsrail İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve Arap dünyası (saldırılardan sonra) yama politikasına inanmıyor. Amerikan iç politikasına oynanan bahis garantili değil, keza İsrail’e kan kaybettirme bahsine bel bağlamak da boşuna. Aynı şekilde, Rusya'ya güvenmek de fayda sağlamayacaktır, çünkü Rusya çatışmanın çözümsüz kalması için “gerilimleri yönetmenin” kendisine daha çok fayda sağlayacağını düşünüyor, Körfez ülkeleriyle ilişkilerine büyük önem veriyor, yüksek petrol fiyatlarından elde ettiği kazançlardan ise bahsetmeye bile gerek yok. Ekonomisine ve askeri yeteneklerini geliştirmeye odaklanan Çin ise Trump ile erken bir çatışma ve dostu İsrail'i kızdırmak istemiyor. Körfez ülkeleriyle olan önemli ekonomik ilişkilerini de tehlikeye atmak istemiyor.

Elbette, İran da Japonya gibi direnebilir, ancak tıpkı Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'nda yaptığı gibi, kendisinden üstün bir güçle savaşın trajik sonuçlar doğuracağını anlayacaktır. Japonya teslim olmayı seçti, anayasasını değiştirdi ve halkının komşularıyla refah ve barış içinde yaşadığı demokratik bir devlet haline geldi. İran şimdi Japonya'nın yaptığı seçimle karşı karşıya; barış içinde yaşamak ya da ilahi bir zafer umuduyla savaşmak.