Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Neden İran'ı savunuyorlar?

Teorik olarak, Arap çoğunluğun en azından İran'ın sekiz Arap devletine (Irak ve Ürdün'e ilave olarak altı Körfez ülkesi) yönelik saldırganlığına karşı net bir tavır alması gerekir. Ancak gerçeklik daha karmaşık ve daha az tutarlı. Sadece sessiz olmakla kalmayıp, Tahran'ın saldırılarını haklı çıkarmak ve hatta desteklemek için seslerini yükselten kesimler ve akımlar görüyoruz.

Gerçekte, saldırıya uğrayan ama her Arap devletinin kendi güvenlik, siyasi ve ekonomik sorunları olduğunu kabul eden ve onlara yeni yükler eklemek istemeyen bu ülkelerin, ahlaki ve etik bir duruştan başka bir şeye ihtiyaçları yok.

Bu grupların İran'ın Körfez ülkelerini hedef almasına verdiği destek bir istisna değil, aksine tekrar eden bir haklılaştırma modelinin uzantısı. Lübnan, otuz yıldır İran'ın projesi ve araçları, özellikle de Hizbullah'ın etkisi altında çöküş ve yıkım döngüleri yaşıyor. Ancak bazı Arap kesimler Lübnan'ı hâlâ bir ülke ve halk olarak değil, sadece bir kamp olarak görüyor ve bu gerçeği “direniş” bahanesiyle örtüyorlar. Bugün Körfez'de yaşananlar aynı senaryoyu yeniden üretiyor. İran'ın İsrail'i hedef alması, Körfez'e karşı saldırganlığını haklı çıkarıyor.

Bu, Arap hafızası için yeni bir şey değil. Saddam Hüseyin'in 1990'daki Kuveyt işgali de benzer bir söylemle haklı gösterilmiş, Körfez devletlerine karşı saldırganlık “düşmanla denge” olarak yeniden tanımlanmıştı! Bu argümanlar yok olmuyor; nesiller boyunca devam ettiriliyor. Sorun, olayları hazır çerçevelere ve genişleme, Filistin davasının tasfiyesi ve saldırganlığı haklı çıkaran diğer gerekçelere göre yeniden yorumlayan kültürel yapıda yatıyor.

Bu basitleştirme, yaşanan karmaşıklığı “İsrail'in yayılmacı projesi” veya “yeni bir Ortadoğu'nun dayatılması” gibi kolay açıklamalara ve teorilere indirgeyen bir anlatıyla beslenen kamuoyu için uygun görünebilir. Ancak fark, tiyatroda seyirci olarak oturanlar ile olay sahnesinde oturan kurbanlar arasında gizli.

Büyük kriz zamanlarında çatışma sadece askeri değildir; paralel fikri ve kültürel cepheleri de vardır. Her akım, savaşı uzun zamandır kışkırtıcı söylemler ve algılarla yüklü olan ön kültürüne göre yeniden yorumlar. Zamanla, bu çerçeveler, algı ve uyumu engelleyen bir yük haline gelir.

İran ile sınır komşusu olmayan Araplar ne İran'ın doğrudan tehdidini hissederler ne de Husiler, Hizbullah ve Asaib Ehlil Hak gibi vekillerini bir sorun olarak görürler. Onların düşüncesinde dünya siyah ve beyaz olarak bölünmüş, Filistin ve İsrail'e indirgenmiştir. Bu, İran yayılmacılığının kurbanı olan bu ülkelere mutlaka zarar verme arzusunda olduklarını ifade etmiyor, daha ziyade, saldırganlığı meşrulaştıran siyasi ve kültürel bir söylemin ürünü olabilir.

Sadece İran ile sınır komşusu olanlar, İran'ın füze gücü, vekalet ağları ve güvenlik tehdidiyle birlikte devasa askeri projesinin tehlikesini hissediyor ve bu bir olasılık teorisi değil; 1980'lerden beri Filistin veya Batı ile ilgisi olmayan konularda bu ülkelere karşı uzun bir saldırganlık geçmişi var. Geri kalanlar bu tehdidi hissetmiyor, umursamıyor ve birçoğu dünyayı İsrail'in yanında veya karşısında olarak gören basitleştirilmiş bakış açıları nedeniyle varlığını inkar ediyor. Bu, Filistin davasının haklılığını, haklarını veya halkının mazlum olduğu gerçeğini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz.

Aynı etik ikilemi Suriye krizinde de gördük; bazı resmi ve popüler Arap güçlerinin, yalnızca kamuoyu önünde İsrail'e karşı bir duruş sergilediği ve devrimi İsrail komplosu olarak gördükleri için Esed rejiminin yanında yer aldılar. Esed'in adamları ve Kasım Süleymani tarafından haksız yere öldürülen yarım milyon insan zihinlerini harekete geçiremedi. Durum değişti ve yeni rejimin de İsrail saldırganlığının kurbanı olduğu ve Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara'nın konuşmalarının İsrail'e karşı olduğu açıkça ortaya çıktı. Ama bu, İran'a karşı geçmişten intikam almaya dönük bir tavra dönüşmedi.

İronik bir şekilde, bu kafa karışıklığı, İran düşmanının füzelerinden ve insansız hava araçlarından coğrafi olarak uzak ülkelerle sınırlı değil, Körfez ülkelerinin kendi içlerinde de açıkça görülüyor. Bu, “bazı” Körfez vatandaşlarının farkında olmamalarından değil, medyanın ve kültürün on yıllardır şekillendirdiği anlatılara esir olan kamuoyunun bir parçası olmalarından kaynaklanıyor. Buna göre İran, Batı tarafından hedef alınan bir kurban ve Hizbullah bir direniş hareketidir. İran ile mücadele eden ülkelerin kalbinde bile bu kanaatler ekiliyor ve kendisine alıcı buluyor.

Onları şaşırtan bir dönem de yaşandı; İran'ın müdahalesini ve gerçekleştirdiği geniş çaplı katliamları ortaya çıkaran Suriye devriminin görüntüleri. Ancak İran saldırganlığını haklı çıkaran komplo teorilerini kullanarak kendini yeniden üretti.

Karşı karşıya olduğumuz husus, mevcut olay olan İran saldırganlığı konusunda bir anlaşmazlık değil, çok daha büyük bir şey; kimsenin yüzleşmek istemediği yaygın bir kültürel krizdir.