İran-Irak Savaşı, Birinci Körfez Savaşı olarak kabul edilir. İkinci Körfez Savaşı ise Çöl Fırtınası Operasyonu ve Saddam Hüseyin ile ordusunun 1990’ların başında Kuveyt’ten çıkarılmasıyla gerçekleşti. Üçüncü Körfez Savaşı 2003 yılında başladı ve Saddam Hüseyin rejiminin çökmesiyle sona erdi. Bugün sözünü ettiğimiz savaş ise Dördüncü Körfez Savaşı’dır.
İran’ın Körfez Arap ülkelerine karşı yürüttüğü savaş, ilk günden itibaren ‘İran’a saldıran ABD üslerini hedef almak’ sloganı altında başladı. Ardından herhangi bir Batılı varlığı -ister askerî ister sivil- hedef almaya evrildi ve süreç, Körfez ülkelerindeki sivil hedeflere yönelik yoğun saldırılara dönüştü. Bu hedefler arasında enerji üretim tesisleri, bilinen mekânlar ve yüksek yatırımlar öne çıkıyordu.
Körfez ülkeleri ve Ürdün, İran’ın saldırganlığını önce siyasî alanda karşılamaya çalıştı; bunun için Birleşmiş Milletler’den (BM) bu saldırıyı kınayan bir karar çıkarıldı ve ardından İran’a komşu bazı Arap ve İslam ülkelerinin katıldığı ‘istişare toplantısı’ düzenlendi. Ancak bu toplantı, akılcı bir yaklaşımın ötesinde, İran tarafından roket saldırılarıyla hedef alındı. Toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan önemli açıklamalarda bulundu: “İran, Körfez ülkelerinin siyasi ve diğer yollarla karşılık verebilecek kapasitede olduğunu ve ülkelerini savunmaktan çekinmeyeceklerini anlamalı… Umarım bu toplantının mesajı anlaşılır ve komşularını hedef alma eylemlerine son verirler. Ancak bu bilgeliğe sahip olduklarından şüpheliyim.”
Faysal bin Ferhan’ın sözleri gayet netti: “Siyasi tepkiler de siyasî olmayan tepkiler de mümkündür.” Bu ifadeler, aklı başında ve sağduyulu olanlar için son derece önemlidir. Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Körfez ülkeleri liderleriyle yürüttüğü temaslar, Suudi Arabistan Savunma ve İçişleri bakanlarının ilgili meslektaşlarıyla sürdürdüğü iletişim ve bu ülkelere her türlü desteğin eksiksiz verileceğinin ilan edilmesi; ayrıca Suudi Arabistan’dan kardeş ülkelere giren binlerce tırın açıklanması… Tüm bunlar, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) yalnızca bir siyasi görünüş olmadığını, Körfez ülkelerinin hem siyasi, ekonomik hem de askeri açıdan bir araya gelmenin değerini ve önemini derinlemesine anladığını gösteren güçlü bir mesajdır.
NATO’nun bu savaşta ABD’nin yanında olmayı reddetmesi, Başkan Donald Trump’ın tepkisini çekti. Kuşkusuz bu tutumun tarihî bir boyutu da var: Humeyni, Şah’a karşı daha sonra ‘İslam Devrimi’ olarak adlandırılacak hareketi Fransa’dan yönetmiş ve Şah devrildikten sonra Fransız uçağıyla Tahran’a gelmişti. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, yeni rejimi tanıyan ilk ülkeler arasında yer almıştı. Ancak Avrupa ve ABD, Körfez ülkelerinin endişelerini yarım asır boyunca dikkate almamış; beş on yıl içinde birçok şey değişmişti.
İdeolojinin gücü, ahlaksızlığın zayıflığını ortadan kaldıramaz. Ulusların, devletlerin ve bireylerin ahlakında şu vardır: güçlü biri size saldırdığında, zayıf olanı veya zayıf olduğunu düşündüğünüzü hedef almak korkaklıktır. Ahlak, gücü olanla yüzleşmeyi gerektirir.
Körfez ülkeleri, kendilerine yönelen saldırılara karşı askerî olarak mı yanıt vermeli, yoksa başından beri taraf olmadığı bu savaştan uzak mı durmalı? Bu önemli bir sorudur ve tartışılmayı hak eder. Coşku ile tepki vermeye veya sabırla beklemeye kapılmadan önce, aklın en güzel şekilde ortaya çıkması; çıkar ve kayıpların hassas bir terazide ölçülmesi gerekir.
Çetrefilli ve karmaşık sahnelerde sağduyu ile ilerlemenin yolu, dengeli bir okuma ve tanımlama yapmak, ardından sunum ve analizde titiz olmaktır. Bunun için millî gurur ve vatanseverlikten kaynaklanan aceleciliğe kapılmamak; gerçekliği atlamamak ve geçmişten faydasız unsurları çağırmamak; tarihin bilgeliğini ve mantığını titizlikle süzmek ve geleceğe dair senaryoları çizmek gerekir.
Bir İranlı yetkili, duyduğu acı şikâyeti dile getirerek hayretini ifade etti; İran’a hiçbir Arap veya Müslüman ülkenin destek olmamasına şaşırmıştı. Oysa kendisine sorması gereken soru şuydu: Neden? İran’ın ideolojik, siyasî ve askerî politikaları nelerdi ki çevresindeki tüm komşu ülkeleri ve Müslüman devletleri ondan uzaklaştırdı? Bu sorunun cevabı, İran’daki karar alıcılar arasında bir tartışma başlatabilir ve İran devleti ile İran halkı için yeni bir umudun kapısını aralayabilir.
Bölgemizde tarih boyunca eşitsiz savaşlar yapılmış ve her savaş, yalanı, aldatmayı ve halkı yanıltmayı açıkça simgeleyen bir karakteri ortaya çıkarmıştır. 1967 savaşında bu karakter Ahmed Said idi; Saddam Hüseyin’in devrilmesi savaşında ise Said es-Sahaf (Saddam’ın sözcüsü) öne çıkmıştı. İran’a karşı yürütülen bu ABD-İsrail savaşı da yeni bir model ortaya çıkaracaktır.