Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

İmparatorluklar geri dönmez ve geri döndürme yanılsamaları çıkmazlar yaratır

İmparatorluklar geri dönmez ve geri döndürme yanılsamaları çıkmazlar yaratır

İran rejiminin içinde kökleşmiş krizi ve Ortadoğu'da süregelen şiddetli savaşları, İran'daki din ve siyaset arasındaki karmaşık ilişkinin derin köklerine dönmeden anlamak kolay değildir. Bu ilişki yeni bir olgu değil, yüzyıllardır dini meşruiyet ile uluslararası hukuka bağlı modern bir devlet talepleri arasında sürekli bir iktidar mücadelesi gibi farklı biçimler alarak, ancak özünü koruyarak devam etmektedir.

Yirminci yüzyılın başlarında, Kaçar devletinin zayıflamasıyla ​​birlikte, bu çıkmazdan kurtulmaya yönelik ilk girişim, modern kurumlar ile dini otoriteyi birleştiren hibrit bir sistem kurmayı amaçlayan Meşrutiyet Devrimi ile somutlaştı. Din adamları bu deneyime aktif olarak katıldılar, ancak içindeki konumlarını tam olarak belirleyemediler; iktidarın ortakları mıydılar yoksa koruyucuları mı?

Bu çözülememiş ikilik, iç çatışmaya yol açarak Meşrutiyet deneyimini zayıflattı ve hızla çökmesine neden oldu. Asker kökenli Rıza Şah, bu boşluğu doldurarak sorunu güç kullanarak çözmeye karar verdi. O dönemde Avrupa'da yükselen otoriter modellerden ilham alarak zorlayıcı bir modernizasyon modeli dayattı ve bunu kararlılıkla uyguladı.

Gelgelelim, Türkiye'de olduğu gibi, bu yukarıdan dayatmacı modernizasyon kurumlar aracılığıyla yerleşmemişti. Sosyal ve kültürel dokudan kopuk ve tek adam otoritesine dayalı kaldı. İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle, büyük güçler İngiltere ve Rusya İran’a müdahale ederek faşist eğilimleri olan Rıza Şah'ı devirdi ve iktidarı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi aracılığıyla yeniden şekillendirdi. Burada eski soru yeniden yüzeye çıktı: Modern bir devlet, toplum içindeki derin köklü dini ağla nasıl uzlaştırılabilir?

1953'teki Muhammed Musaddık tecrübesi ise, petrolün millileştirilmesi yoluyla ulusal bağımsızlığa dayalı farklı bir yaklaşım olarak öne çıktı. Ancak bu deneyim de yaygın anlatının öne sürdüğü gibi, yalnızca dış müdahale ve yabancıların nüfuzunu kısıtlama girişimleri nedeniyle çökmedi. İç güçler de belirleyici bir rol oynadı; özellikle de başta Ebul Kasım Kaşani olmak üzere, iktidar paylaşımı denkleminden dışlandıklarını hisseden bazı din adamları bu süreçte etkili oldu. Musaddık onların vesayetini reddetti ve böylece Şah Roma'daki sürgününden geri döndü ve bu kez, modernleşmenin ortaklığı kaldıramayacağına daha çok ikna olmuştu.

1970'lerde petrol gelirlerindeki patlamayla birlikte Şah, iktidarını daha da pekiştirmenin ve dini kurumun sistematik olarak marjinalleştirilmesinin eşlik ettiği geniş çaplı bir modernleşme projesine girişti. Ancak dini kurum ortadan kaybolmamıştı; aksine, Safevi dönemine kadar uzanan sosyal ve tarihi ağlarından yararlanarak gölgede genişliyordu. 1979'da devrim patlak verdiğinde, bu sadece bir halk ayaklanması değil, din adamlarını devletin çevresinden merkezine taşıyan tarihin dönüm noktasıydı.

Ancak, Velayet-i Fakih ile somutlaşan yeni deneyim, geçmişe dönüşten ziyade, geçmişteki hataları tekrarlamamaya kararlı, dini meşruiyeti, güvenlik aygıtlarını ve siyasi ekonomiyi harmanlayan karmaşık bir yapıydı. Bu rejim, kontrol ve düzenleme mekanizmaları aracılığıyla içeride gücünü pekiştirmeyi başardı, ancak başka bir ikilemle karşı karşıya kaldı; bölgedeki varlığını nasıl haklı çıkaracaktı?

Cevap, benzer rejimler üretmeyi amaçlayan dış genişlemede yatıyordu. Komşu Arap ülkelerinde, kendisine bağlı ve hedeflerini gerçekleştiren aktif veya pasif milis gruplar kurarak işe başladı. Geçmişte imparatorlukların yaptığı gibi, İran da Arap dünyasındaki ve özellikle de Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki güç boşluklarından yararlanarak bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalıştı. Bazı yetkilileri bu nüfuzu açıkça rolünün doğal bir uzantısı olarak tanımladı.

İranlı bazı yetkililerin yazıları gibi resmi literatürü okuyan herkes, bu genişlemenin geçici bir taktik olmadığını, aksine “hayati alan” kavramını ideolojik bir biçimde yeniden canlandıran daha geniş bir vizyonun parçası olduğunu anlayacaktır.

Fakat tarih bize genişlemenin genellikle imparatorlukların güç değil, zayıflık noktası olduğunu öğretir. Japonya, 20. yüzyılın ilk yarısında genişleme yoluyla gücünün zirvesine ulaştı, ancak uluslararası düzenle çatıştığında ağır bir bedel ödedi. Benzer şekilde, Sovyetler Birliği de genişlemesinin yükü altında kısmen çöktü. İran örneğinde ise, özellikle ekonomik baskılar, uluslararası izolasyon ve komşularının tahammül gücünün gölgesi altında, genişleme projesinin devletin dayanma kapasitesini aştığı görülüyor.

Mevcut savaş sadece askeri bir çatışma değil; rejime kuruluşundan beri hakim olan ideolojinin, yani doktrin ve gücün, içerisi ile dışarısının tek bir projede birleştirilmesinin derin bir sınavıdır. Bu savaş, bir şekilde İran'ı hayali bir emperyal projeden, açıkça tanımlanmış sınırları ve belirli çıkarları olan bir ulus-devlete doğru iterek, dünyadaki konumunun yeniden tanımlıyor gibi görünüyor.

Asıl soru, rejimin değişip değişmeyeceği değil, bu dönüşüme nasıl uyum sağlayacağıdır. İran tarihi dönüşümlerle dolu, ancak aynı zamanda uzlaşmaz olanı uzlaştırma girişimleriyle de dolu. Bugün rejim benzer bir anla karşı karşıya; ya kendisini modern devlet mantığı içinde yeniden tanımlayacak ya da kuralları hızla değişen bir dünyada yeri olmayan bir emperyal hayalin peşinden koşmaya devam edecek.

Özetle; çağdaş dünya tarihinde imparatorluklara yer yoktur.