Amr el-Şobaki
TT

Ortadoğu savaşları kitabı

1956'daki Mısır'a karşı Üçlü Saldırı ile ABD-İsrail'in İran'a karşı saldırısını karşılaştıranlar oldu. Bu karşılaştırma tek bir yöne, yani Batılı sömürgeci politikaların reddine odaklandığında bir yönüyle doğru. İster emperyalizm isterse büyük güçler olarak adlandırılsın sadece sömürgeciliğe karşı mücadele değil, zafer için de objektif koşullar oluşturan diğer faktörleri göz ardı ettiği için ise yanlış.

Gerçek şu ki, 1956’daki savaşın nedeni, Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesiydi ve bu, bir ülke, saldırgan güçlerle ittifak halinde olduğu bahanesiyle başka bir ülkeye saldırmadan, sahibi olduğu bir kanala ilişkin meşru hakkını geri kazandığı için gerçekten ulusal bir hadiseydi. Buna karşılık, İran, Amerikan üslerine ev sahipliği yaptıkları bahanesiyle Körfez ülkelerini hedef alıyor ve bu ülkelerin hepsinin Amerikan güçleriyle birlikte savaşa katılmayı reddettiği gerçeğini ise unutuyor veya unutmuş gibi yapıyor.

1956'da Mısır, işgale, sömürgeciliğe ve hegemonyaya karşı birleşik bir ulusal kurtuluş söylemine sahipti. Bu söylem, üçüncü dünyada da güçlü bir yankı bulmuştu ve Suudi Arabistan'dan Fas'a kadar, millileştirme kararına yönelik geniş çaplı bir halk ve resmi Arap dayanışmasına tanık olmuştuk. Bu dayanışma, salt manevi ve siyasi desteğin ötesine geçerek, üçlü saldırıya karşı mücadeleye katılma kertesine varmıştı.

Ancak 2026'da nükleer silah edinmeyi hedefleyen bir İran ulusal projesiyle karşı karşıyayız. İran bölgesel emeller besliyor, güç araçlarına, endüstriyel ve bilimsel bir altyapıya, ayrıca direnç ve misilleme kapasitesine sahip. Yine de bölge halklarına bu projeyi ister kabul ederek ister karşı çıkarak, müdahale etme ve değerlendirme fırsatı vermedi. Bunun yerine, İran, bazen devrimi ihraç etme yoluyla, bazen de silahlı milisler aracılığıyla, bölgedeki bazı ülkelere zorla dayatmaya çalıştı.

2026'daki siyasi ve bölgesel sahne, 1956'dakinin neredeyse tam aksi. İran rejimi, başlıca müttefiki Hizbullah ile birlikte Şam'da çökmekte olan rejimi desteklemek için müdahale ettiğinde, birden fazla Arap ülkesinde acı bir miras bıraktı. Suriye halkına karşı utanç verici suçlar işledi ve henüz iyileşmemiş yaralar bıraktı. Dahası, Husilere verdiği destek Yemen'de bölücü bir faktör oldu. Irak'taki silahlı milis gruplara verdiği destek ise devletin zayıflamasının ve Irak'taki iç bölünmenin başlıca nedenlerinden biri oldu.

Bilhassa büyük güçlerin veya sömürgeci güçlerin üstünlüğü göz önüne alındığında, tüm ulusal kurtuluş hareketlerinde büyük güçlerin hegemonyasına karşı direnişi besleyen ortamı görmezden gelmek zordur. Bu eşitsizlik, yalnızca kurtuluş hareketlerinin söyleminin ahlaki meşruiyetiyle değil, aynı zamanda iç “ulusal uzlaşma” ve büyük güçlerin politikalarına karşı çıkan ülkelerin büyük çoğunluğunun desteğini güvence altına alarak telafi edilebilir. Bu durum 1956'da mevcuttu ancak 2026'da yok.

Bölge halklarının kazandığı az sayıdaki savaşın her zaman, büyük güçlerin hedef aldığı devlete yönelik bölge halkının uzlaşması ve desteğiyle bağlantılı olması dikkat çekicidir. Bu durum 1956'da geçerliydi; halk direnişi ve Arap ve uluslararası destek, askeri yenilgiyi telafi ederek savaşı büyük bir zafere dönüştürdü. Ancak, 1967'de bu desteğin yokluğu, zayıf askeri ve siyasi performansla birleşince yenilgiye neden oldu. Bu yenilgi hataların düzeltilmesini ve 1968'deki Hartum Arap Zirvesi'nden sonra belirginleşen bir Arap uzlaşısının oluşturulmasını gerektiriyordu. Bunlar sağlandığında Mısır, Ekim 1973’teki savaşta zafere katkıda bulunan bir Arap ve Afrika desteği aldı.

Lübnan’ın, Hizbullah'ın tüm Lübnan ile birlikte askeri ve siyasi bir zafer elde ettiği tek örnek olarak açık ve parlak bir örnek teşkil ettiğine dikkat çekmeliyiz. Hizbullah 2000 yılında İsrail işgalinden kurtulmak için direniş örgütlerini başarıyla yönetti ve bu, deyim yerindeyse, başarılı bir ulusal kurtuluş savaşı oldu. Ne var ki Hizbullah'ın katıldığı ve Şii tabanının bir kısmı da dahil olmak üzere Lübnanlıların büyük çoğunluğu tarafından reddedilen “Gazze'ye destek” savaşı ile “İran'a destek” savaşında ise durum farklı. Sonuçlar altyapı, insanların hayatı ve sivil barış açısından felaket oldu.

İran, normal bir devlet olsaydı, birçok ülkenin işlerine agresif bir şekilde müdahale eden ve bazılarında da sosyal uyumu tehdit eden vekil güçleri olmasaydı, İsrail'in boyunduruk altına alma ve hegemonya politikalarına karşı mücadelede bölgedeki Arap halklarının ve ülkelerinin desteğine güvenebilirdi. Yahut “kargaşa ihraç etme” ve bölge ülkelerine vesayetini dayatma modelinden ziyade, bölge halklarının onu pragmatik bir şekilde kabul etmesine, reddetmesine veya onunla başa çıkmasına olanak tanıyan bir siyasi model inşa etmiş olsaydı da onların desteğine güvenebilirdi.

Bir ülke büyük bir güç veya süper güçle çatışmaya girmek istiyorsa ve kendi gücünün daha zayıf olduğunu biliyorsa, zafere yalnızca kendi direnciyle değil, aynı zamanda komşu ve müttefik ülkelerin veya büyük güçlerin hegemonyasını reddeden ülkelerin desteğiyle de ulaşabilir. 1956'da Mısır'da olan buydu, ancak 2026'da İran'da böyle olmadı.

Arap dünyası ve özellikle Körfez ülkeleri, İran'ı, halkını ve kaynaklarını korumayı ve rejiminin davranışını değiştirerek, iradesini diğerlerine zorla dayatmayan normal bir rejim haline gelmesini her şeyden çok istiyor.