İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Londra- Pekin: Çay ve Zen kültürü ile kırılmaz bağ

İngiliz-Çin ilişkileri yeni bir dönemin eşiğinde mi?

Ocak ayı sonlarında Çin'e yaptığı son ziyarette İngiliz Başbakanı Keir Starmer, küresel istikrarı güçlendirmek için iki ülkenin birlikte çalışması gerektiğinin altını çizmişti.

Starmer, aslında oldukça açıktı ve iki taraf arasında uzun süredir devam eden anlaşmazlıkların varlığı da dahil olmak üzere gerçekleri görmezden gelmedi. Ancak, geçmişin ötesine geçmeye ve Çin'i uluslararası sahnede kilit bir oyuncu olarak görmeye istekli görünüyordu. Çin ile daha derin bir ilişki kurmanın, iş birliğine kapı açan ve tartışmalı konularda daha anlamlı diyalog sağlayan bir ilişkinin hayati önemini görüyordu.

Duygusal olarak Londra Pekin'i düşman olarak görmüyor. Siyasi olarak ise onun için ne müttefik ne de düşman. Ancak transatlantik ilişkilerin durumu, Avrupa-ABD ilişkileri etrafındaki süregelen endişeler ve yaklaşan tektonik değişimler, İngiliz akademisyen Kerry Brown'ın da belirttiği gibi, küresel güç dengesindeki değişimi dikkate alarak, İngiltere’nin önümüzdeki yirmi yıl için uluslararası siyasi stratejilerini yeniden değerlendirmesini zorunlu kılıyor.

Çin ve İngiltere arasındaki ilişkilerle ilgili sorular özellikle önem taşıyor ve bunların başında da şu soru geliyor: İngiliz bakış açısına göre Çin, küresel bir süper güç mü yoksa orta güç mü?

Burada, inkar edilemez gerçek şu ki, Çin orta güç statüsünü çoktan aştı. Bununla birlikte, kendisini küresel bir süper güç deklare etmek kaçınılmaz olsa da tam olarak gerçekleşmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duymaktadır. Fakat bir yandan Konfüçyüs'ün bilgeliği, diğer yandan da Sun Tzu'nun stratejik askeri tavsiyeleri, Mensiyus'un mirası ve öğütleriyle aydınlatılan uluslararası satranç tahtasında, piyonlarını stratejik bir şekilde hareket ettirerek bu yönde ilerliyor.

Çin'in küresel önemi her geçen gün artıyor; bu durum, özellikle İngiltere'nin geleneksel tarihi varlığıyla kesişen, Yakın ve Ortadoğu'daki tarihi etkisini yeniden kazanma vizyonu göz önüne alındığında, Londra’yı oldukça ilgilendiriyor.

Buna ilave olarak Çin, Hong Kong ile birlikte İngiltere'nin üçüncü büyük ticaret ortağı.

Öte yandan İngiltere, Çinli öğrenciler için tarihi bir çekiciliğe sahip olmaya devam ediyor; her yıl yaklaşık 100 bin Çinli öğrenci yüksek öğrenim görmek için İngiltere'ye geliyor. Bu durum, Çin'in neredeyse Japonya'nın Meiji döneminin izinden giderek, daha büyük bir modernleşme ve modern çağa giriş arayışında Avrupa'daki Batı bilgisini benimsediğini gösteriyor.

Buna karşılık, Çinli öğrencilerden elde edilen gelir, özellikle diğer gelir kaynaklarının çoğundaki düşüş göz önüne alındığında, İngiltere için hayati bir finansman kaynağı haline geldi.

Kesin olan şu ki, 400 yıl öncesine dayanan Çin-İngiltere ilişkileri hem olumlu hem de olumsuz birçok gelişme geçirdi. Ancak, üçüncü milenyumun başında ortaya çıkan jeopolitik felaketler, tutumları önemli ölçüde değiştirdi ve birçok durumu dönüştürdü, son zamanlarda giderek daha güçlü hale gelen yakınlaşma noktaları yarattı. Gezegenimizin ekolojik durumuyla mücadele krizi, tüm insanlığa yönelik yaklaşan tehdit göz önüne alındığında, bu konuda önemli bir yer tutuyor olabilir.

Tarihsel bağlam göz önüne alındığında, kültürel faktörler iki taraf arasında bir bağlantı oluşturmaya devam ediyor. Örneğin, çay İngilizler için birincil içecek olmaya devam ediyor ve kökeni Çin'dir. Ayrıca, İngiliz şehirlerindeki ve kırsal kesimlerindeki bahçelerin, yaklaşık 200 yıl önce İngiltere’ye ulaşan Zen felsefesinden güçlü bir şekilde etkilendiği görülüyor.

Önemli ve hayati sorulardan biri şu: Londra ve Pekin arasında karşılıklı siyasi güvenin boyutu nedir?

Bu ilişkinin açık ve gizli yönlerini ayırt etmek son derece zor. Bununla birlikte, iki taraf arasında önemli bir güvensizliğin var olduğu inkar edilemez. Çin, İngiltere’yi hâlâ tarihsel bir emperyal güç olarak görüyor; İngiliz medyası ise sürekli olarak Çin'in siber casusluğunu ve siyasi sistemi etkileme girişimlerini haber yapıyor.

Sadece İngilizler ve Çinliler arasında değil, genel olarak Avrupalılar ve Amerikalılar ile Çinliler arasındaki bu güven erozyonuna katkıda bulunan bir diğer faktör ise Kovid-19 pandemisi. Bu kriz, Batı'nın Çin siyasi sisteminin kırılganlığı ve sonunda milyonlarca kişinin ölümüne ve hastalanmasına yol açan şeffaflık eksikliği konusundaki kanaatini pekiştirdi.

Bununla birlikte, her iki taraftaki siyasi pragmatizm, değerler ve ilkeler hakkındaki yüce söylemlerden önemli ölçüde farklı gerçekleri dikte ediyor. Onlarla mutlaka aynı fikirde olmayan veya siyasi vizyonlarını tamamen paylaşmayan taraflarla siyasi etkileşim yolları yaratıyor.

Sonuç olarak: Machiavelli'nin bir geleceği var, Sokrates'in ise ahlaki bir geçmişi.