ABD onun hakkında bölünmüş durumda, dünya da öyle. Destekçilerinin coşkusunu, rakiplerinin ise nefretini uyandırıyor. Düşmanları çok, destekçileri de az değil. Bazıları kendisinden nefret edenler için tahammül edilemez olduğunu, bazılarının onu ortadan kaldırmayı hayal ettiğini ve onu arayan bir kurşun olduğunu söylüyor. O ise her durumda ekranlara hakim. Hoşuna gittiğinde abartıyor, hoşlanmadığında ise çılgınlaşıyor. Bu, hem bireyler hem de devletlerle ilişkilerinde geçerli. Son Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği'ni bir kenara bırakalım. Trump hemen imajını korumaya yöneldi. Bugün en büyük sınavı Ortadoğu'da ve Hürmüz Boğazı kıyılarında.
İran, Donald Trump'ın üslubunu ve tarzını hiçbir zaman sevmedi. Savaş gemilerini yok edip tek yönlü bir biletle derinliklere göndermekten sürekli bahsetmesinden nefret ettiğine şüphe yok. Onun nükleer tesislerine ve hava kuvvetlerine ne olduğunu övünerek anlatmasından nefret ediyor. Bir suçlunun yargılanması sırasında ifade vermeye çağrıldığı gibi, onu müzakere masasına davet etmesinden nefret ediyor. Elbette, Hürmüz Boğazı'nı kapattığını ilan ettikten sonra, kendisine abluka ile karşılık verip, gelirlerini, hazinesini ve petrol kuyularının zenginliğini tehdit etmesinden nefret ediyor. Bu adamın dönüşünden beri, zehir içmek zorunda kalıyor. Her gün, bazı haritaları yeniden şekillendiren Kasım Süleymani'nin suikast emrini veren adam olduğunu hatırlıyor. Ama belki de Trump’ın yaptığı en tehlikeli şey, devrim sırasında İran-Amerikan ilişkileriyle ilgili defterleri yeniden açmasıydı. Süleymani sebebiyle Irak'tan bayrağa sarılı tabutlar veya protez uzuvlarını sürükleyerek dönen Amerikalı askerlerden bahsetti. Ayrıca İran’ın Beyrut'ta Amerikalılara karşı eylemleri defterini de açtı.
Trump, İran'ın ülkesine ve dünyaya hitap etme biçiminden kesinlikle nefret ediyor. Sovyetler Birliği'nin, devasa nükleer cephaneliğin tepesinde oturduğu dönemde bile asla kullanmadığı kibirli bir tonla konuşuyor. Mao Zedong'un haleflerinden, mevcut imparatora kadar, hiçbiri böyle bir dil kullanmadı. Trump, İran'ın gücünü seleflerinin hoşgörüsünden aldığını ve kendisiyle mücadelenin, devrimin “Büyük Şeytan”a olan nefretini açıkça deklare ettiği 47 yıl önce başlaması gerektiğini düşünüyor. Trump, İran'ın parmak izlerinin, sahtekarlık ve gizleme çabalarına rağmen, Ortadoğu'da ABD'yi hedef alan her eylemde açıkça görüldüğünü söylüyor.
İmaj savaşı her şeyden önemlidir. Beyaz Saray'ın sakini için gerçek savaş budur. Onun için imaj, olaylardan ve ayrıntılardan bağımsız olarak zafer ilan etme fırsatıdır. Bir lider, her şeyden önce askerlerine ve halkına hitap eder. Kimse “yenilgi” kelimesini veya yenilgiyi kabul etmeyi sevmez. Trump için adının kaybedenler arasında yer alması imkansızdır. O, savaşın doğası gereği zaten sonuçlandığına inanıyor. O, güçlü bir adam, dünyanın en güçlü ülkesinin başkanı ve tarihin en güçlü ordusunun başkomutanı. Üstelik savaş ona gelmedi; o savaşa gitti. Başka bir deyişle, onu seçti. Ve savaşı, can ve maliyet kayıplarını haklı çıkarmak zorunda. Bu adam yenilmiş bir şekilde veya aşağılayıcı bir anlaşmayla geri dönemez. Yenilgiyle dönerse basının imajına yönelik saldırılarını yoğunlaştıracağını biliyor. Birçok düşmanı olduğunu ve yakın ve uzak ülkelerin onun düşüşünü kutlamak ve sevinmek için uygun anı beklediğini biliyor. Bu nedenle, savaştan eli boş dönemez.
ABD-İran savaşının Trump'ın başkanlığı döneminde başladığı doğru değil. Bu savaş, Humeyni devrimi kadar eski. İran Şahı geri dönmemecesine gitmeden önce yapılan gösterilerde “ABD'ye ölüm” sloganı haykırılmıştı. Savaşın işaretleri, Humeyni'nin Tahran'daki Amerikan büyükelçiliğinde yaşanan rehine krizini açıkça onaylamasıyla görüldü. Uzun süren rehine krizi, “Şeytan ABD”nin bir tür hesaplı aşağılanmasıydı. ABD, rehinelerini güç kullanarak kurtaramadı. Denedi ve başarısız oldu. ABD'nin imajı önemli ölçüde zarar gördü. İddiaya göre adı “Ebu Zeynep” olan bilinmeyen bir saldırganın, Beyrut'ta konuşlanmış Deniz Piyadeleri birliğinin karargahına baskın düzenleyip bomba yüklü aracını patlatmasıyla savaş, doğrudan öldürme aşamasına girdi. Amerikan askerlerinin cesetleri etrafa saçıldı, ancak Washington geri çekilmeyi ve mesafeyi korumayı seçti. ABD'nin imajı bir darbe daha aldı. Amerikan imparatorluğunun imajı, takma adlar altında faaliyet gösteren Devrim Muhafızları'nın Lübnan'da aralarında birkaç Amerikalının da bulunduğu Batılı rehinelerin kaçırılmasını organize etmesiyle daha da zedelendi. Ortada bir aşağılama oyunu olduğu açıkça ortaya çıktı. Tahran'ın müttefikleri, bir rehine alarak büyük bir ülkeyi “küçük bir kafese” sürüklemeyi başarıyorlardı. Rehinenin vatandaşı olduğu ülkenin kendisi de bir rehine haline geliyordu. Rehin alınan vatandaşını kaderine terk edemezdi. Hayatını riske atıp onu zorla kurtarmaya da kalkışamazdı. Müzakereler ve tavizler kaçınılmazdı. Bir tür aşağılama kaçınılmazdı.
Önceki dönemlerde geçerli olanlar, onun zamanında geçerli değil. Arakçi, eski oyunları tekrarlayarak İslamabad'a geldi. Ülkesinin sanki savaş hiç yaşanmamış ya da kazanmış gibi davrandığı izlenimi verdi. Acelesi yokmuş ve bir çıkış yolu aramıyormuş, Devrim Muhafızları generallerinin imaj savaşını kaybetmemekte diretiyormuş görüntüsü verdi. Ama cevap hızlıydı. Witkoff ve Kushner randevu için yalvarmayacak veya İranlı müzakereciyi beklemeyeceklerdi.
Muhabirlerin akşam yemeğinde yaşananların tüm ayrıntıları net değil. Kurşun Trump’ı öldürseydi, tüm tablo değişirdi. Tüm ipler bu adamın elinde toplanıyor. Yetkileri çok büyük ve o yetkilerinden daha güçlü. Ve savaş açık. Devrim Muhafızları generalleri, içine düşme riski taşısa bile uçurumun kenarında oynamayı mı tercih ediyorlar?
İmaj savaşı. Bu sadece Trump'ın imajı değil; aynı zamanda Dini Lider'in de imajı. Ailesi ve ülkesinin askeri yetenekleri zarar görmüş olan yaralı Dini Lider, Trump'ın ablukasının ağırlığı altında Hürmüz Boğazı'nı açabilir mi? Nükleer hayalinden vazgeçip, vekillerine yorulduğu sinyalini verebilir mi? Eğer Humeyni İranı ABD ve İsrail ile olan çatışmanın askeri boyutundan çekilmeyi kabul ederse, devrimden ve onun imajından geriye ne kalacak?