Okul günlerimden İmruʾu'l-Kays'ın, Beni Esed'in Kinda Kralı olan babasını öldürdüğü haberini aldığında söylediği şu sözleri hatırlıyorum: “Bugün eğlence, yarın işimize bakma günüdür…” Benzer, ancak tamamen aynı olmayan bir anlamda, “Sarhoşluk geçti, düşünce başladı” ifadesi Arap Maşrık (Levant) bölgesinde yaygındır ve uzun bir içkili geceden sonra kişinin gerçekliğine uyanışını ifade eder.
Bilhassa Lübnan'da, İsrail ile Lübnan arasındaki doğrudan görüşmelerin son turunun sonucuyla ilgili farklı görüşler vardı ve yukarıdaki iki söze atıfta bulunmamın nedeni de buydu. Sonuçların açıklanmasının üzerinden çok geçmeden, Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevaf Selam'dan gelen açıklamalar, turun sonucuna iyimser bakanlar ile kendisinden ve sonuçlarından endişe duyanlar arasındaki uçurumun ne kadar geniş olduğunu doğruladı.
Burada, kişisel görüşümü bir kenara bırakarak, objektif bir analizin geçerli olabilmesi için gerekli birkaç önemli noktaya dikkat etmenin şart olduğuna inanıyorum: Birincisi, “doğrudan görüşmeler” fikri Amerikan yönetimi tarafından dayatılmıştır. İkincisi, Washington'un İsrail'in stratejik müttefiki olduğu göz önüne alındığında, her iki müzakereci tarafla da ilişkisi tarafsız değildir. Üçüncüsü, söz konusu görüşmeler, İsrail'in Lübnan topraklarında haftalardır sürdürdüğü ve hâlâ da sürdürdüğü şiddetli bir savaş sırasında gerçekleşmiştir. Bu “savaş”, 3.500'den fazla can kaybına ve sınır ile Sayda, Cezzine, Batı Bekaa ve Hasbaya bölgeleri arasında bulunan 60'tan fazla şehir, kasaba ve köyde yıkıma ve 1,2 milyondan fazla insanın yerinden edilmesine neden olmuştur.
Görüşmeler bu koşullar altında düzenlendi, peki sonuç ne oldu? ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan resmi bildirinin kilit noktalarını incelediğimizde şunları görüyoruz:
1- İsrail ve Lübnan taraflarının, “iki ülke arasında kalıcı bir barış için elverişli koşullar oluşturma ve birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tam olarak tanıma” konusunda anlaştıkları belirtilirken, bildiri ateşkes veya Lübnan'ın topraklarını savunma hakkına hiç değinmeden “İsrail'in temel kendini savunma hakkı”na dikkat çekti.
2- Bildiride, iki ülkenin “Lübnan devletinin egemenliğini zayıflatan ve bölgesel istikrarı tehdit eden devlet dışı silahlı örgütlerin neden olduğu ciddi zorluklar ile karşı karşıya olduğunu kabul ettiği” belirtildi. Keza her iki ülkenin de bu örgütlerin faaliyetlerini sınırlamak gerektiğini anladığı ifade edildi. Burada kastedilen, Lübnanlı müzakerecinin -devam eden işgale rağmen- Lübnan'daki bir bileşeni (Hizbullah) “bölgesel istikrarı tehdit etmekle” resmen suçladığıdır.
3. Binlerce can kaybına rağmen, hem İsrail hem de Lübnan “iki ülkenin savaş halinde olmadığını” vurgulamaktadır. İki ülke de bir “iyi niyet jesti” olarak, ABD himayesinde 10 günlük geçici bir süre için saldırıların durdurulması şartıyla, doğrudan müzakereler yürütmeyi taahhüt etmektedir. Bu geçici ateşkes, kalıcı bir güvenlik ve barış anlaşması (normalleşme) ile sonuçlanabilecek iyi niyetli müzakereleri kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.
4. Bu ilk sürenin uzatılması, müzakerelerde somut ilerlemeye ve “Lübnan'ın egemenliğini sağlama gücünü göstermesine”; yani, içeride “ devleti zayıflatmakla” ve bölgesel olarak “tehdit oluşturmakla” suçlanan Hizbullah ile yüzleşmesine bağlıdır.
5. İsrail, “planlı, yakın veya devam eden saldırılara” karşı “herhangi bir zamanda gerekli tüm kendini savunma önlemlerini alma hakkını” saklı tutmaktadır ve saldırıların durdurulması bu hakkın kullanılmasını engellemeyecektir. Bu ifade açıkça “proaktif kendini savunma” hakkını deklare etmektedir. Bu “proaktif savunma”, Gazze Şeridi'nin tamamen yerle bir edilmesine ve Güney Lübnan'daki yıkımın büyük bir kısmının gerçekleşmesine olanak tanımıştır.
6. Lübnan hükümeti, Hizbullah ve devlete tabi olmayan diğer tüm “haydut” silahlı örgütlerin Lübnan topraklarından İsrail’deki hedeflere karşı herhangi bir saldırı, eylem veya düşmanca faaliyet gerçekleştirmesini önlemek için “somut adımlar” atacaktır (yani sınır muhafızı rolü oynayacaktır). Washington, Tel Aviv ve Beyrut, Lübnan'ın egemenliği ve ulusal savunmasından “münhasıran” Lübnan güvenlik güçlerini sorumlu tutacaktır. Herhangi bir devletin -elbette İran kastediliyor- veya başka bir örgütün Lübnan'ın egemenliğinin garantörü olduğu iddiasında bulunmasını engelleyecektir.
7. Lübnan ve İsrail tarafları, Washington'dan “iki ülke arasında tüm çözülmemiş sorunları çözmeyi amaçlayan, iki ülke arasında güvenlik, istikrar ve kalıcı barışı garanti eden kapsamlı bir (normalleşme) anlaşmasına ulaşmak için daha fazla doğrudan müzakere turlarının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmasını” talep etmektedir.
Bu ruhta ve bu arka plana sahip bir anlaşma, Lübnan'ın kronik mezhepsel ve siyasi bölünmelerinin kalıcı etkileri olmasaydı bu kadar kolay mümkün olmazdı; bu bölünmelerin en tehlikeli sonuçlarından biri de iç ortaklara karşı dış düşmanlara güvenmekti.
Lübnanlılar geçmişin trajedilerinden ders çıkarmadı ve bunlara kulak vermedi. Tam aksine son yıllarda Şii-Sünni gerilimi, temelinde bir Hristiyan-Müslüman çatışması olan durumu daha da kötüleştirdi. Bu gerilim, Refik Hariri suikastı, Hizbullah'ın Lübnan üzerindeki güvenlik hakimiyeti ve İran'ın Esed rejimini desteklemek için Suriye savaşına müdahalesi sonrasında eşi görülmemiş seviyelere ulaştı.
Bu nedenle, Şiiler de dahil olmak üzere birçok Lübnanlı, bugün Netanyahu'nun kendilerine ve Lübnan'a yönelik “iyi niyetlerine” safça güvenmekte bir sakınca görmüyor.
Elbette, mevcut yara eninde sonunda iyileşecek ve “İsrail hegemonyası” tarafından Lübnanlılara zorla dayatılacak olan ve müfredatı, bankacılık sistemini ve güvenlik aygıtını kapsayacak “normalleşme” şartları, çoğunu hayal kırıklığına uğratabilir. Ancak ne yazık ki, iş işten geçtiğinde pişman olacaklar!
Markos İncili'nde “kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta kalamaz” denmiyor muydu?