Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

İran, savaşı Kuveyt ve Yemen’e taşıyor

İran rejimi, sahada iki yeni sınır cephesini ateşleyerek çatışmayı genişletme tehditlerini uygulamaya koymaya başladı. Bunlardan ilki, Kızıldeniz’in güneyinde yer alıyor ve Husiler aracılığıyla Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma tehdidini içeriyor. İkincisi ise Arap Körfezi’nin kuzeyinde, Kuveyt’e yönelik doğrudan ve eşi benzeri görülmemiş tehditler yoluyla gerçekleşiyor.

Bu değişimin ciddiyeti Kuveyt veya Kızıldeniz ile sınırlı kalmıyor; bütün bölgesel güvenlik mimarisine uzanıyor. İran, çatışmayı artık sadece asıl düşmanları olan ABD ve İsrail ile sınırlı tutmuyor; bunun yerine çatışmayı komşu ülkelere ve stratejik su yollarına kaydırıyor. Bu davranış, savunma amaçlı bir tepki olmaktan çok, İran’ın askeri projesinin on yıllardır inşa ettiği, çevre ülkeler üzerindeki nüfuzunu ve jeopolitik kontrolünü genişletmeye dayanan stratejik bir gidişatı yansıtıyor.

Kuveyt’e yönelik tehditlerin şiddeti arttıkça, İran kurumları tarafından yapılan açıklamalar yakından takip edilmeli. Tesnim haber ajansı, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden önce Bağdat tarafından yapılan açıklamaları yakından yansıtan açıklamalar yayınladı. Tahran, Kuveyt’teki sınırlı Amerikan askeri varlığını bir saldırı bahanesi olarak gösteriyor; ancak bu varlığın on yıllardır sürdüğünü ve esas olarak İran’a karşı son dönemdeki ABD operasyonları için önemli bir üs işlevi görmekten ziyade, olası bir işgale karşı caydırıcı bir işlev gördüğü gerçeğini tamamen göz ardı ediyor.

Bugün gündeme gelen soru şu: Kuveyt ve onunla birlikte Körfez ülkeleri bu tehditle nasıl başa çıkabilir?

Bu zorluk, tek tek ülkelerin kapasitelerini aşıyor ve savaşın genişletilmesi ya da komşu ülkelere yönelik saldırganlığın meşrulaştırılmasına yönelik her türlü bahaneyi açıkça reddeden uluslararası bir ittifakın desteğiyle, uyumlu bir bölgesel cephe oluşturarak kolektif eylem kavramına geri dönülmesini gerektiriyor. Washington askeri çatışmayı yönetmekle meşgul olduğu için onun diplomatik inisiyatifi üstlenmesi beklenmeyebilir, ancak Körfez’in ve deniz yollarının güvenliğinin kendi hayati stratejik çıkarları kapsamında olduğunu teyit eden net kırmızı çizgiler çizebilir. İran, Kuveyt’e yönelik sözlü tehditlerle yetinmedi; aksine, su ve elektrik tesislerine defalarca saldırdı ve tehdit çemberini Bahreyn’i de kapsayacak şekilde genişletti.

Görünüşe göre Tahran, limanlarına uygulanan deniz ablukasının sıkılaşmasının yanı sıra, kıyı şeridi boyunca ABD operasyonlarının potansiyel genişlemesinin hem savaşta hem de müzakerelerde kullandığı en kritik koz olan Hürmüz üzerindeki etkisini elinden alabileceğinin farkında. Sonuç olarak, İran alternatif bir baskı unsuru yaratmaya çalışıyor. Bu çabalar arasında, Husi milisleri aracılığıyla Babu’l Mendeb’i stratejik bir şantaj noktasına dönüştürmek ve Körfez’in kuzeyinde yeni bir güvenlik gerçekliği dayatmaya çalışmak da yer alıyor.

İran’ın davranışının döngüsel bir hal aldığı dikkat çekicidir; ne zaman stratejik bir kozunu yitirse, baskı ve şantaj araçlarını yeniden oluşturmak için aceleyle yeni bir cephe açmaktadır. Siyasi ve hukuki maliyetleri hafifletmek ve doğrudan saldırgan bir devlet olarak görünmekten kaçınmak için Yemenli ve Iraklı milisler gibi vekil güçlerine daha fazla güvenmesi son derece muhtemeldir.

İran’ın bu yeni konumlandırmasının başarı şansı nedir?

Cevap kolay değil, zira İran’ın davranışını analiz etmek, yalnızca geleneksel rasyonalite varsayımlarına dayanamaz. İran liderliği aynı zamanda karmaşık iç denklemlerle karşı karşıyadır ve on yıllardır ülkenin kaynaklarını askeri kapasiteyi geliştirmeye ve savaşları finanse etmeye harcadıktan sonra, herhangi bir yenilgi izleniminin iç konumunu istikrarsızlaştırabileceğinden korkmaktadır.

Görünüşe göre, ABD’nin askeri saldırıları nedeniyle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracı olarak kullanma kabiliyetinin azalması nedeniyle, Yemen’deki Husi milislerine Babu’l Mendeb’i Hürmüz Boğazı’na alternatif bir operasyonel geçit haline getirme görevi verilmiştir. Husi milisleri şimdiden deniz trafiğini tehdit etmeye başladığından, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonla birlikte Yemen güçlerinin, dünyanın en hayati ticaret arterlerinden birinin kesintiye uğramasını önlemek için bölgesel ve uluslararası destek bulma olasılığı oldukça yüksektir.

Beklenen tepki sadece askeri boyutla sınırlı değildir; aksine, bu özel cephede diplomatik arena daha geniş olabilir. Kızıldeniz’deki deniz ulaşımına bağımlı olan büyük güçler (bunların başında Avrupa ülkeleri yanı sıra Çin ve Hindistan gelmektedir) deniz ulaşım özgürlüğünün sağlanmasında doğrudan menfaat sahibidir. Dolayısıyla, deniz yoluna yönelik Husi tehdidini ortadan kaldırmayı amaçlayan herhangi bir askerî harekât, Körfez’de devam eden savaşın bir uzantısı olmaktan ziyade, uluslararası deniz ulaşım özgürlüğü ilkesinin savunulması anlamına geleceği için daha geniş bir uluslararası konsensüs bulabilir.

Her halükârda, bu bölgesel ve uluslararası bloğun oluşturulması artık bir siyasi seçenek değil, stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir; bu, sadece mevcut tehditlerle yüzleşmek için değil, aynı zamanda savaşın sonuçlarının gelecekte dayatabileceği her türlü düzenlemeye de hazırlıklı olmak içindir. İran sadece geçici bir krizi yönetmeye çalışmıyor; aksine, bölgenin stratejik haritasını kendi yeni anlatısına göre yeniden çizmeye çalışıyor. Böylece, savaş erken sona erse bile, savaştan önce var olanlardan farklı etki alanları ve çatışma kurallarıyla ortaya çıkmayı hedefliyor. Sonuç olarak, tartışma artık sadece savaşın nasıl sona erdirileceği değil, bundan sonra oluşacak bölgesel düzenin nasıl bir şekil alacağıyla ilgilidir.