“Körfezli bir aile İstanbul'da saldırıya uğradı” gibi bir başlık görürseniz, haberin tamamını ve yüzlerce olsa bile, tüm yorumları okuma olasılığınız yüzde 70'tir. Bu tür haberlerin internette haber okuyanların ve sosyal medyadaki kısa videoları izleyenlerin yüzde 70'inin dikkatini çektiğini söyleyebiliriz. Aile toplantılarında ve buluşmalarında da oranın aynı olduğunu göreceksiniz.
Okuyucuları ve dinleyicileri en çok ilgilendiren haberler, bireyleri veya grupları karalamakla sonuçlanan türden haberlerdir. Genellikle küçük bir olayla, örneğin bir restoranda bir müşteriden mekândan ayrılmasının istenmesiyle sonuçlanan bir tartışma veya birkaç kişi arasında bir kavgayla başlar. Ancak daha sonra sansasyonel bir şekilde büyütülür ve o ülkenin insanlarının mağdur ülkeye karşı genel bir tutumu olarak sunulur. Hikâye genellikle birinci ülkeyi boykot etme ve insanlarından nefret etme çağrılarıyla sona erer.
Bu hayal ürünü değil; birçok kez yaşandı. Her seferinde kurban bir kişi veya birkaç kişiydi, ancak olay, bir ulusun diğerine karşı duruşu olarak tasvir edildi.
Ne yazık ki popüler medya bu tür hikayelerle dolu ve takipçileri dünyanın cellatlar, hırsızlar, dolandırıcılar, yozlaşmış kişiler ve tacizcilerle dolu bir orman olduğuna inandırıyor. Oysa bu hikayelerin sadece küçük bir kısmının doğru olduğunu biliyoruz. Keza bunların, iyi ve nazik eylemlerle dolu günlük yaşam denizinde sadece bir damla olduğunu da biliyoruz.
- Peki, günümüz dünyasında baskın olan kötülük değil mi?
Ne yazık ki miras aldığımız izlenim bu ve sonunda kabul edilmiş bir gerçeklik haline geldi. Bu izlenim zamanın yozlaşmış olduğu anlamına gelen, “Zaman iyiyse, insanların iyi olduğunu düşünün; zaman kötüyse de onların kötü olduğunu düşünün” sözü gibi bu fikre hizmet eden anlatılarla da destekleniyor. Benzer şekilde, İmam Şafiî'ye atfedilen bir şiir de şöyle der:
Düşüncelerin tamamen iyilik dolu olmasın
Kötü düşünmek zekanın en güçlü ifadesidir
İyi niyetli ve güzel sözlü olmak kadar
İnsanı zor duruma düşüren bir şey yoktur
Bu ve benzeri sözler, okuyanları veya dinleyenleri Allahü Teala’nın dünyayı bu şekilde kötü yarattığına veya Şeytan'ın insanlık üzerinde egemenlik kurduğuna inandıracak şekilde sunuluyor.
- Peki, bu yaklaşım ve yönelimin sorunu nedir?
“Sosyal sermaye” kavramı, özellikle yerel kalkınma ile ilgili ekonomik araştırmalara muhtemelen en son eklenen kavramlardan biridir. Kavram 20. yüzyılın başlarına kadar uzansa da ona olan ilgi ancak bu yüzyılın sonlarında başlamıştır. Sosyologlar, ekonomik dönüşümlerin, insanların genellikle iç ilişkilerini düzenlemek ve anlaşmazlıklarını çözmek için güvendikleri değerlerde derin dengesizliklere yol açtığını belirtmektedir. Bu değerlerin temel işlevi, toplum üyeleri arasında karşılıklı güveni korumaktır. Güven, basitçe, her bireyin başkalarıyla olan ilişkilerinin karşılıklı fayda sağlayacağına ve bu kişilerin kendileriyle dürüstçe, hırsızlık, ihanet veya zarar verme niyeti olmadan iş birliği yapacağına dair duyduğu derin inançtır. İşte bu yüzden insanlar yabancılarla sözleşme yapar, malları almadan önce ödeme yapar veya ödeme almadan önce malları teslim ederler. Bu karşılıklı güven düzeyi, insanların yaşamlarını iyileştirmek için ihtiyaç duydukları resmi, ticari ve kişisel işlemleri kolaylaştırır. Bu, oldukça basit bir şekilde, sosyal sermayenin özüdür.
Yukarıda bahsettiğimiz hikayeler, sosyal sermayeyi aşındırdıkları için toplum için tehlikelidir. Bunları anlatmak ve yaymak son derece zararlıdır, çünkü insanların kalplerine korku ve şüphe eker, karşılıklı güveni zayıflatır ve etkileşimlerini zorlaştırır veya şüpheyle doldurur. Bunun, Kuran-ı Kerim'in yasakladığı “kötülüğü yaymak” kategorisine girdiğinden hiç şüphem yok.
Bu yazıyı, ülkemizdeki ve dünyanın dört bir yanındaki aklı başında insanları, ahmak ve budalalara dair hikayelere benzeyen bu tür hikayelerle ilgilenmekten, hele ki bunları paylaşarak yaymaktan kaçınmaları konusunda uyarmak için yazıyorum; çünkü bu tür hikayeler gerçekten sosyal bağları zedeliyor ve insanları geçim kaynaklarından mahrum bırakıyor.