Cuma Bukleyb
TT

Gelecekteki uluslararası düzenin ana hatlarını kim belirleyecek?

İş görüşmesine gittiğinizi ve sizi değerlendirip, konuşan muhatabınızın bir insan değil, bir yapay zekâ cihazı olduğunu keşfettiğinizi hayal edin. Ya da Pekin veya Şanghay’daki bir taksi şoförünün her sabah ekmek teknesi için korkuyla uyandığını düşünün. Zira medyada yer alan haberlere göre hükümeti, birkaç şirkete sürücüsüz taksi işletme izni verdi ve onun gibi binlerce şoför aynı kaygıyı yaşıyor.

Güney Kore’den gelen haberler, mağazaların ve kafelerin artık ‘robotlar’ tarafından yönetildiğini söylüyor. Ukrayna ise Rus güçlerine karşı savaş cephelerine silahlı askeri robotlar gönderdi. Geçtiğimiz cumartesi günü İngiliz Financial Times gazetesi, birinci sayfasında Amerikalı dev teknoloji şirketlerinin 140 bin çalışanı işten çıkardığına dair bir habere yer verdi.

Bunlar bir bilim kurgu filminden sahneler değil; aksine bugünlerde pek çok insanı derin bir kaygıya sürükleyecek kadar hızlı tempoda tekrarlanan gerçekler. Kimileri bunu şakayla karışık ‘kıyamet alametlerinden biri’ olarak nitelendiriyor; ancak bunlar hakikatte, insanlığı hızlı adımlarla ileriye taşıyan yeni bir tarihi dönemin alametleri. Öyle ki bu durum, birçok kişinin kafasını karıştırırken, bir kenara itilme ve ekmek kapılarını kaybetme ihtimalini hisseden diğerleri için üzüntü yaratıyor.

Bugünlerde yaşananların merkezinde, geçim kaynaklarının ve kontrolün bireylerden makine algoritmalarına doğru hızlı bir şekilde kayması yer alıyor. Bu geçişin çok daha tehlikeli başka bir boyutu da var: Bu devrime öncülük eden küresel dev teknoloji şirketlerinin çoğu, başta ABD ve Çin olmak üzere sınırlı sayıdaki büyük ülkede yoğunlaşmış durumda. Bu şirketler, büyük olasılıkla, sadece merkez binalarının ve laboratuvarlarının duvarları arasında projeleriyle meşgul olarak ve kârlarını katlayarak uzun süre kalmakla yetinmeyecekler. Giderek büyüyen güçlerini hissetmeleri ve dolayısıyla çıkarlarını korumak adına siyasi ve ekonomik nüfuzlarını dünya ülkelerinin tamamına yaymaya cüret etmeleri kuvvetle muhtemel. Bu doğrultuda, söz konusu çıkarlara hizmet edecek ve onları koruyacak şekilde, gelecekteki her türlü uluslararası düzenin kurallarının şekillendirilmesinde rol oynamaya çalışmaları da kaçınılmaz görünüyor.

Ancak bu durum, devletin varlığına yönelik bir tehdit oluşturmadığı gibi, rolünün sönüp gittiği anlamına da gelmiyor. Nitekim devletler, yapıları gereği hâlâ küçümsenemeyecek kozları ellerinde tutuyor. Hatırlatmak gerekirse: Yasal düzenlemeler yapmak, vergi koymak ve ihracat kısıtlamaları getirmek bunlardan bazıları. Bunun yakın zamandaki belki de en belirgin örneği, Washington’ın bazı hassas teknolojilerin Çin’e ihracatına getirdiği kısıtlamadır. Zira bu durum, şirketlerin yükselişine dair bütün konuşmalara rağmen devletin, ulusal güvenliğinin tehlikede olduğunu hissettiğinde yetkilerini hâlâ kullanabildiğini teyit ediyor.

Dolayısıyla şekillenen şey, bir otoritenin yerini bir başkasının alması değil; devlet otoritesi ile teknoloji şirketlerinin hayatın tüm alanlarında genişleyen kontrolü ve nüfuzu arasında karmaşık ve yeni bir güç dengesi olarak tanımlanabilir.

Bu kriz birbirine bağlı iki düzeyde anlaşılabilir: Birinci düzey bireyseldir; insanın bir gecede kenara itilme ve ekmek kapısını kaybetme riski. İkinci düzey ise uluslararasıdır; büyük güçlerin kontrol ve nüfuz amacıyla teknolojiye sahip olmak için girdiği amansız rekabet.

İki düzey arasındaki ilişki oldukça sıkı. Çünkü istikrarlı toplumların psikolojik sağlığı, bireyler için iş imkanlarının bulunması ve yüksek işsizlik oranlarının getirdiği bilinen sosyal risklerin önüne geçilmesiyle doğrudan bağlantılı. Ancak tablo tamamen karamsar değil; nitekim teknolojik devrim, kendi içinde birçok Avrupa ve Asya ülkesinin yaşadığı demografik çıkmaza -yani artan nüfus yaşlanması, düşen doğum oranları ve bu açığı göçle kapatmayı önlemek adına aceleyle çekilen siyasi engellere- bir çözüm de barındırıyor. Bu bağlamda teknoloji katıksız bir tehdit gibi görünmüyor; aksine bu toplumların ekonomik olarak varlıklarını sürdürme kabiliyetlerini koruyan bir zorunluluk da olabilir.

Asıl soru “Bu dönüşüm durdurulabilir mi?” sorusu değil. Zira bu hem neredeyse imkânsız hem de olumsuz bir yaklaşım. Asıl soru şu: “Bu dönüşüme geçiş, pürüzsüzce ve mümkün olan en az zararla nasıl yönetilebilir?”

Bana göre karar vericilerin dikkatinde ve önceliklerinde ilk sırada yer almayı hak eden üç yol var: Birincisi ve en önemlisi; tehdit altındaki iş gücünün yeniden eğitilmesine ciddi yatırımlar yaparak, bizzat çalışma kavramını yeniden tanımlamaya odaklanmak.

İkincisi; iktisatçılar devletlerin yasama ve vergilendirme araçlarını teknolojik ilerlemeyi engellemek için değil, elde edilen kazançların az sayıda şirketin elinde toplanmamasını ve bir kısmının bu dönüşümün bedelini ödeyen toplumlara geri dönmesini sağlamak amacıyla kullanması gerektiği görüşünde.

Üçüncüsü ise; dijital teknolojiye insani kalkınma ve ilerlemede bir ortak gözüyle bakılması ve birçok ülkedeki iş gücünün yaşlanmasıyla temsil edilen gerçek krize bir çare sunabileceğinin görülmesidir.

Bireyin ekmek teknesi için duyduğu endişe, devletlerin teknoloji tekelini ele geçirerek nüfuz kurma rekabeti ve yaşlanan toplumların iş gücü ihtiyacı arasında yeni teknoloji çağının denklemi şekilleniyor. Uzmanların görüşlerine göre en önemlisi ise; bu denklemi bilinçli ve dengeli bir şekilde yönetenlerin, gelecekteki her türlü uluslararası düzenin hatlarını belirlemede en şanslı kesim olacağıdır.