Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

İran’ın Irak cephesi

Ali Falih el-Zeydi'nin başbakanlığının ilk 70 günü, Iraklılara ne kadar umut vermişti? Ama Tahran bu umudu yerle bir etti. Bu döneme, yolsuzluğun sembollerinin peşine düşülmesi, işlevsiz devlet kurumlarının reformu, milislerden teslim etmelerini talep ederek silahların devletin elinde toplanması çabaları damgasını vurdu. Buna ilave olarak, Beyaz Saray tarafından memnuniyetle karşılanan bir yatırım planı ve çalışma programı başlatıldı.

Ancak İran, Başbakanın programını sabote etti ve Irak'ı bir savaş cephesine dönüştürdü. Lübnan ve Yemen'e benzer şekilde, Irak topraklarını ve vatandaşlarını altı bölge ülkesine, en son olarak Suudi Arabistan, Ürdün ve ABD güçlerine saldırmak için platform olarak kullandı. Suudi Arabistan ve komşularına yönelik bu saldırılar, gerçekte, İran'ın Irak'ın egemenliğine ve topraklarına yönelik saldırganlığından ve onu Lübnan ve Yemen'in bir başka versiyonu haline getirme girişiminden başka bir şey değil.

Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı milisler hariç, Irak halkının büyük çoğunluğu, ülkelerinin çıkarlarına hizmet etmeyen bir savaşa sürüklenmesinden dolayı hayal kırıklığı ve endişe duyuyor olmalı. Bu duygu, Şii ulusal hareketin lideri Mukteda es-Sadr tarafından da yakın tarihli bir açıklamada dile getirildi: “Irak ve halkı barışa ihtiyaç duyuyor. Tüm kaynaklarımızı tüketen bu savaşa yeter artık.”

Kriz, birçok kişinin yıllardır bildiği bir şeyi doğruladı: Irak, İran nüfuzunun bedelini ağır bir şekilde ödüyor. Tahran, Irak'ı yaptırımları aşmak için bir kanal, kara para aklama merkezi, petrol kaçakçılığı için bir kanal ve bölgesel faaliyetlerini milyarlarca dolarla finanse etmek için bir banka olarak kullandı. Ayrıca Irak'ı istikrarsızlaştırmaya ve güvenliğini, ekonomisini ve yatırımlarını zayıflatmaya, ardı ardına gelen hükümetleri engellemeye, Arap ve uluslararası ilişkilerine zarar vermeye katkıda bulundu.

Bugün, İran'ın ABD ve çeşitli bölge ülkelerine karşı yürüttüğü savaşta Irak'ı bir vekile dönüştürme girişimiyle temsil edilen bu nüfuzun yeni bir aşamasına tanık oluyoruz.

İran, tek bir günde, yeni başbakanın Irak tarihinde yeni bir sayfa açmak için uygulamaya koymaya çalıştığı reformları yerle bir etti. Lübnan ve Gazze'de nüfuzunun gerilemesinin ardından ülkeyi alternatif bir askeri cephe olarak kullanmayı hedefliyor. Dahası, Devrim Muhafızları'nın faaliyetlerine izin veren açık sınırlar, Irak'ı daha da zayıflatacak ve daha fazla yıkıma götürecektir.

Devletler arası ilişkiler ancak karşılıklı saygı temelinde sağlam olabilir; Mukteda Sadr da yaptığı açıklamada buna çağırdı: “Bu kutsal topraklar İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar için bir fırlatma rampası olmadı. Bu nedenle, Devrim Muhafızlarındaki kardeşlerimiz kutsal, bağımsız topraklarımızı bombalamamalı ve denetimsiz milisler de Körfez ülkelerindeki kardeşlerimize kutsal topraklarımızı hedef alma bahanesi vermemelidir.”

Soru şu: Başbakan, iyice nüfuz etmiş İran etkisine karşı koyabilir mi? Bugün Iraklı liderler, devletin ve toplumun militarizasyonunu ısrarla reddetme ve Irak'ın, Iraklıların da istemediği, bölge ülkelerinin de arzu etmediği bölgesel bir savaşa sürüklenmesini engelleme fırsatına sahipler.

Bu arada, Tahran emellerini gizlemiyor; aksine, Irak'ın kendi arenası haline geldiğine ve nüfuzuna tabi olduğuna ve bu gerçeği kabul etmenin kaçınılmaz olduğuna herkesi ikna etmeye çalışıyor. Ancak bu “gerçekliği” açıkça reddetmek ve Irak'ın karar alma bağımsızlığını savunmak, geniş halk ve kurumsal destek sağlayacaktır. Irak, son yirmi yılda krizlerin ve bölünmelerin üstesinden gelmeyi başardı ve bunu bir kez daha kanıtlayabilir.

Mevcut kriz, Irak hükümetinin ve halkının iradesinin yeni bir sınavı ve Irak'ın egemenliğini ve karar alma bağımsızlığını koruyan temeller üzerinde Tahran ile ilişkilerini yeniden tanımlama fırsatı sunuyor.

Irak'ın rekabet halindeki bölgesel güçler arasındaki karmaşık jeopolitik konumunu anlıyoruz. Tahran, Bağdat'tan topraklarının kendisine karşı kullanılmasına izin vermemesini talep ederken, aynı zamanda devletin merkezi otoritesine ve silahı elinde toplama hakkına açıkça meydan okuyarak bir dizi Iraklı milis grubu yönetiyor ve silahlandırıyor. Dahası bu grupları komşu ülkelere saldırmaya yönlendiriyor ve Irak'ı yavaş yavaş Lübnan modeline doğru itiyor; bu da devlet kurumlarını ve ulusal birliği tehdit eden ve ülkeyi kaosa sürükleyen bir yol.

Başbakan, sadece iki ay içinde, bağlılıklarına bakılmaksızın Iraklılar arasında devletin geri kazanılması, kalkınma ve refahın sağlanması olasılığı konusunda önemli bir umut yaratmayı başardı. Ayrıca dikkat çekici bir halk desteği de aldı. Devlet kontrolü dışındaki silah olgusuna son vermeyi ve devletin meşru tek silahlı güç konumunu pekiştirmeyi başarırsa, istikrarlı ve müreffeh bir Irak inşa etmenin ana kapısı olarak gördüğü bu yolda ilerlemeye devam edebilecektir.