Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Yeni egemenlik ve çöküş senaryoları!”

Bertrand Badie ve Dominique Vidal'ın “Amerikan Liderliğinin Sonu” (2020) adlı kitabı ile Emmanuel Todd'un “Batı'nın Yenilgisi” (2023) adlı kitabı arasında çok fazla yıl yok. Ancak üslup farklı. İki Fransız strateji yazarı, muazzam teknolojik ilerleme, emtia üretimi ve küresel ticaretin kontrolü konularında Amerikan üstünlüğünün hızla Çin lehine gerilediğini düşünüyor. Kitaba cevap verenler üç noktaya değindi: Birincisi, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki karşılıklı bağımlılık ve ortak çıkarlar güçlü olduğundan, Çinliler kendi çıkarlarına olmadığı için çatışmaya yönelmeyeceklerdir. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki demokrasi sistemi, Çin'inkinden ölçülemez derecede üstün bir sistemdir. Üçüncüsü, dünyanın yaşam sistemi (veya tek medeniyet sistemi) büyük ölçüde Amerikan sistemidir. Çinliler farklı olmak için ABD'yi taklit ederken, Japonlar, Hintler, Avrupalılar, Araplar ve diğer onlarca ekonomi ise hayranlık ve ittifak pozisyonundan hareketle ABD'yi taklit etmiştir. Sonuç, dünyanın her iki sistemden de fayda sağlayacağı ve çatışmanın aşılacağı bir uzlaşma olabilir; özellikle de Çinliler iş birliği arzusunda olduklarını dile getirirken, Amerikalıların Çin ile yüzleşmekte ısrar ettikleri göz önüne alındığında.

Üçüncü Fransız yazar Emmanuel Todd ise Çin'in yükselişini ele alıyor, ancak Batı'nın gerilediğini veya çökmek üzerine olduğunu gösterme çabası, Çin'in meydan okumasının ötesine geçerek, Batı'nın tamamını kapsayan (ekonomik veya teknolojik bir gerilemeden ziyade) bir medeniyet gerilemesine odaklanıyor. Todd Batı ile Avrupa ve ABD'yi kastediyor. Ona göre bu çöküş, Batı Avrupa'da sağ kanadın ve ABD'de dinin yükselişinden etkileniyor. Bu bakış açısı dine veya siyasi sağa karşı değil, daha ziyade İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan, BM ve komisyonları ve kurumları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ardından uluslararası para anlaşmaları ve Bretton Woods sistemi aracılığıyla küresel düzenin oluşumunu etkileyen evrensel değerlerden ve küresel eğilimlerden geri çekilme ve uzaklaşma eğilimine karşı çıkıyor.

Gerileme eğilimi, iktidara ve hükümete tutunmaya odaklanan politikacıların ve entelektüellerin ortaya çıkmasında, ulusal uzlaşma ve fikir birliğinin zayıflamasında, göç dalgalarından duyulan korkuda, sürekli reformu takip etme isteksizliğinde ve Avrupa Birliği'nin kendisine geç katılan ülkeler üzerindeki ağır yükünde kendini gösterdi. AB’nin sınırlarının ötesine yönelik ilgisinin azalmasıyla, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Rusya'nın durumuyla kimse ilgilenmedi. Almanlar Rusya'nın kaderine ve orada kendi çıkarlarını güvence altına almaya bir miktar ilgi gösterdiler. Ancak, İngilizlerin ilgisizliği, Fransız ve İtalyanların kararsızlığı, Rusya'nın bir bütün olarak Avrupa’nın ilgisini kaybetmesine neden oldu; ta ki 2008'den başlayarak günümüze kadar Rusya'nın eylemlerinin farkına varılana kadar.

Avrupa'daki gerileme kademeli olarak ortaya çıkarken, Amerika Birleşik Devletleri'nde Trump'tan önce bile hızlanmıştı. ABD, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden tek taraflı olarak faydalanmayı ve savaşlar yoluyla egemenliğini kanıtlamayı amaçladı. Sonuç olarak, radikal Müslümanların saldırılarıyla karşılaştı ve Afganistan ve Irak'taki savaşları kaybetti. Ancak, üçüncü büyük felaket, deyim yerindeyse, ABD ile Avrupa arasındaki ayrılıktı. Trump (ve bazı Avrupalıların gözünde Obama bile!), NATO ve ticaret çerçevesinde eski müttefikine daha önce Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya’ya davrandığı gibi davranmak istedi.

Gerileme ve daralma sorunları veya meseleleri, 21. yüzyılın başlarında stratejik araştırmacılar arasında ortaya çıkmaya başladı. Amerikalı araştırmacılar arasında ise Joseph Nye'nin “Yumuşak Gücün Kaderi Nedir?” (1993) gibi kitaplarla başladı. Yumuşak güç, bireyler için sunduğu özgürlükler ve fırsatlar, üniversitelerinin mükemmelliği, küresel yetenekleri cezbetme kolaylığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası Asya ve Afrika'daki kalkınma etkisi, Soğuk Savaş sırasında dünyaya “hizmet etme” rolü nedeniyle dünyayı ABD’ye çeken güçtür.

Seçkin bir profesör ve Demokrat yönetimlerde görev yapmış eski bir yetkili olan Joseph Nye, ABD'nin yumuşak gücünden bahseder ve bunu hatırlatır, ancak “Tepedeki Parlayan Şehir” sloganını savunanların sayısının azaldığını ve en vatanseverin kim olduğunu göstermek için kendi aralarında yarıştıklarını gözlemler. Bunlar arasında, uzun ve verimsiz müzakereler yerine dış ilişkilerde güç kullanımını savunan politikacılar ve akademisyenler de bulunuyor.

Son otuz yılda, Batı genelinde değerlerin ve kapsamlı insancıl güçlerin gerilemesi nedeniyle çöküş uyarıları çoğaldı. Son savaşlarla bağlantılı olarak bile bu uyarılar, özellikle küresel etki açısından, Batı'nın imkanlarında genel bir gerilemeye işaret ediyor.