Sayın Abdurrahman Raşid'in Şarkul Avsat'ta yayınlanan “Hangisi daha güçlü: Suudi Arabistan mı İran mı?” başlıklı önemli makalesinde şu ifadeler yer alıyordu: “Suudi Arabistan bölgelerini ve şehirlerini birbirine bağlayan devasa demiryolu ve metro ağları inşa ederken, İran, bölgeyi hedef alan silahlarını depolamak için tüneller kazıyıp inşa ediyor ve dağları yarıyor.” Bu mantığa dayanarak ve iki ülkenin tercihlerini göz önünde bulundurarak, Raşid “hangisinin saldırgan bir güç olarak değil, bir devlet olarak daha güçlü olduğunu belirlemenin zor olmadığı” sonucuna varıyor. Ve bunda da haklı.
Raşid'in makalesini okuduğumuzda, Krallığın bir ulus-devlet, İran'ın ise emperyalist bir devlet olduğu açıkça görülüyor. Demografik yapısı, tarihi, inançları ve siyasi sistemiyle bir ulus- devlet, tamamen iç kalkınmaya ve inşaya, vatandaşlarının refahını artırmaya ve ekonomisini geliştirmeye odaklanır. Sınırlarının ötesine uzanan hiçbir hırsı veya emeli yoktur. Yayılmacı devlet ise tamamen farklıdır. Kendisini, başkalarının topraklarını ilhak etme, yayılma ve ister güç, ister ideoloji, isterse de cezbetme yoluyla olsun, boyunduruk altına almak istediği tüm ulusları kontrol eden merkezi bir otorite kurma hakkına sahip olarak görür. Bu iki kavramın temel kökeni bu olduğundan, emperyalist bir devletin askeri yeteneklerini geliştirmeyi, genişlemeyi ve egemenliği haklı çıkarmak için bir örtü görevi gören bir ideoloji benimsemeyi tercih etmesi oldukça doğaldır. İki devlet arasındaki bu fark, emperyalist devletin gerçekte, tarihsel mirasının ve ideolojisinin üstünlüğüne inanan bir elit tarafından yönetilen düşmanca bir imparatorluk olduğunu kanıtlar. Kendisini, Roma İmparatorluğu'nun barışına benzer bir “hegemonik barış” hedefiyle, hem yakın hem de uzak komşularını ilhak ederek etki alanını olabildiğince genişletme hakkına sahip olarak görür. Zira imparatorluklar, ideolojilerinin mutlak gerçek olduğuna ve onu yaymanın, doğru ile yanlışı kendi ölçütlerine göre belirledikleri sürece, boyun eğmeyenleri kendisine boyun eğmeye zorlamanın görevleri olduğuna inanırlar. Bu nedenle, doğası, ideolojisi ve hedefleri gereği, bir emperyal devlet, başkalarına veya gönüllü olarak kendisine katılmayı reddedenlere karşı bir silah olarak kullanmak üzere güçlü bir askeri güç inşa etmeye ihtiyaç duyar; bu sırada dışı ile içi birbirinden tamamen farklı sloganlar benimser.
İran'ın yönetici elitinin zihniyetini incelediğimizde, emperyal düşüncenin hakim olduğunu ve stratejik hegemonyaya ulaşmayı amaçlayan çeşitli aşamalar ve taktikler aracılığıyla bu yayılmacı ideolojiyi gizlemek için büyük bir çaba sarf edildiğini görürüz. Örneğin, İran sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'dan çekilmesini talep ediyor ve bölge ülkelerine ortak bir bölgesel güvenlik oluşturma çağrısı yapıyor. Ama aynı zamanda, en güçlü olmak ve kendi tek taraflı bölgesel barışını dayatmak için nükleer silahlar, balistik füzeler ve milis gruplar inşa etmek için zamanla yarışıyor. İran'ın bölgedeki dolaylı genişlemesinin kapsamını gözlemleyen herkes, amacının, kaynakları tüketen ve insanları yoksullaştıran emperyalist devlet projesine karşı güçlü bir kale olan ulus-devleti yok etmek olduğunu keşfedecektir. Ulus-devletin de kendine özgü özellikleri vardır; bunların en önemlisi, onu oluşturan kabilelerin ve grupların, tanınmış sınırlar içinde bir ulus-devlet kurmak için bireyselliklerinden ve dar çıkarlarından vazgeçmiş olmalarıdır. Bu kurucu bileşenler, amacı anavatanın sınırlarının ötesine yayılmak ve müdahale etmek değil, kalkınma ve refahı sağlamak olan birleşik bir otorite üzerinde anlaşmışlardır. Ulus-devlet iki şeye öncelik verir; bağımsızlık ve özgürlük ve her ikisi de emperyalist devletin hedefindedir. Zira bağımsızlık, bağımlılığın zıddıdır ve özgürlük de boyun eğmenin karşıtıdır. Bunlarla ulus-devlet, daha dirençlidir ve saldırganlığa karşı koyabilir. Bu nedenle, emperyalist devlet, ulus-devletin bileşenlerini cazip sloganlarla bölerek bağımsızlığı hedef alır. Bu sloganlar, kandırılan insanları ulusal kimliklerinden vazgeçmeye ve “insani” olduğunu iddia ettiği, ancak gerçekte yayılmacı olan, kaynakları ve zenginlikleri tüketen bir projeye katılmaya teşvik eder. İran, bazı ülkelerde bunu ulusal birliği parçalamak ve onları kaosa sürüklemek için bir sıçrama tahtası olarak kullanarak bu hedefe ulaştı.
Dolayısıyla, emperyalist devletin gücü, yayılmacı bir ideolojide, saldırgan savunma gücünde ve ulus-devleti parçalama arzusunda yatar. Oysa ulus-devletin gücü, iç bütünlüğünde, bağımsızlığında, özgürlüğünde, vatandaşlarının refahında ve gerektiğinde gelişen ekonomisini askeri bir güce dönüştürme yeteneğinde yatar. Ulus-devletin aksine, emperyalist devlet kendini kandırarak, gerçekte birbirinden farklı uluslardan oluşmasına rağmen, ulusal olarak birleşik bir varlık olduğuna inanır. Kendisini askeri olarak en güçlü ve ideolojik olarak en dirençli olarak görür, ancak ciddi bir çatışmada askeri gücünün benzersiz olmadığını, ekonomisinin yenilmez olmadığını ve ulusların kurtuluş için bir fırsat beklediğini anlar. Savaştığı kişilerin özgürlükleri, bağımsızlıkları ve ulus-devletlerini korumak için ölümüne savaşacaklarını keşfeder.
İran yayılmacı bir devlet olmayı seçerken, Suudi Arabistan bir ulus-devlet olmayı seçti. Ve imparatorlukların seyrine baktığımızda, tarih bize bir imparatorluğun hayatta kalmasının garanti olmadığını, aksine yok olmaya mahkum olduğunu söyler. Britanya bir zamanlar güneşin hiç batmadığı bir imparatorluktu, ancak şimdi güçlü ve ekonomik olarak müreffeh bir ulus-devlet. Bir imparatorluk ne kadar büyürse, o kadar hızlı çöker, çünkü bütünleşik bir ulus-devlet değildir; aksine, çeşitli halklardan oluşur. Dahası, daha fazla genişlemeyi amaçladığı için, kendi yıkımının tohumlarını içinde taşır. Öte yandan, bir ulus-devlet yalnızca kendi sınırlarıyla ilgilenir ve bunların ötesinde hiçbir amacı olmaz. Birincil odak noktası ekonomisini geliştirmek, refahı sağlamak ve sınırlarını ve kaynaklarını korumaktır.
Bu ayrım göz önüne alındığında, cevap basitleşir: Bir imparatorluk ne kadar genişlerse genişlesin, güneş sonunda onun üzerine batacaktır.