İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Küresel ırkçılık ve dışlayıcı milliyetçilik

Ünlü Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “insan onurunu” sınıflandırmanın ötesinde bir şey olarak tanımlamıştı. Kant'ın felsefesine yakından aşina olanlar, onun insanın değerini yalnızca başkalarının çıkarlarına hizmet etmenin bir aracı olarak değil, içsel olarak gördüğünü kesin olarak bilirler.

Bu bakış açısından yola çıkarak, Aydınlanma döneminde ortadan kaldırıldıktan sonra yeniden ortaya çıkan çağdaş ırkçılık biçimlerine karşı güçlü bir argüman oluşturulabilir. İnsanın değeri, kişinin ten rengine, kökenine ve hatta inançlarına ve manevi inancına indirgenemez. Gün geçtikçe, hoşgörüsüzlük şiddet yoluyla ifade edilirken, özellikle yeni iletişim araçları aracılığıyla nefret suçları artıyor. Ve bütün bunların ortasında şu soru öne çıkıyor: İnsanlar komşularından nasıl daha az korkar hale gelirler?

UNESCO'nun 2025 yılı ırkçılık ve ayrımcılık raporundaki rakamlara göre, bu menfur olgu ırk (yüzde 38), cinsiyet (yüzde 33) ve sosyal statü (yüzde 20) temeline dayanmaktadır. Uluslararası sözlüklere göre ırkçılık, bir kişinin ırkının niteliklerinin ve yeteneklerinin temel belirleyicisi olduğuna dair inanç olarak tanımlanır.

Bu önerme, belirli grupların kendilerini insanlığın uydurulmuş bir hiyerarşisinde üstün olarak gördüğü zararlı bir temel oluşturdu. Sadece kontrol, egemenlik ve emperyalist üstünlükle bağlantılı çıkarlar elde etmek için diğer ırklara karşı ihlallere izin veren küresel felaketlere neden oldu.

Diğer yorumlar ırkçılığı, belirli bir gruba ekonomik refahlarını garanti eden sosyal ve siyasi avantajlar sağlayan “sistematik baskı” biçimi olarak tanımlarlar.

Ancak her halükârda, ırkçılık sorunu yalnızca bugünün merceğinden bakılarak ele alınamaz. Yaklaşık dört yüz yıl öncesine, Avrupalı ​​yatırımcıların Afrikalıların köleleştirilmesini (daha sonra Amerika Birleşik Devletleri tarafından da benimsenen bir uygulama) tamamen meşru bir ticari işlem olarak gördükleri zamana dönmeliyiz. O nasırlı eller şeker, pamuk ve tütün endüstrileri için çok daha ucuz bir iş gücüydü ve insan onurunun bu yatırımcılar için hiçbir anlamı yoktu.

Geçmişte itici güçler açgözlülük ve kişisel çıkardı ve bugün de durum çok farklı olmayabilir. Küresel rekabet ve endüstrilerin yurt dışına taşınması karşısında iş fırsatları azalıyor. Bu durum, vatandaşların belirli bölgelerdeki göçmenlerin ve mültecilerin iş ve ücretler için kendileriyle rekabet ettiğini hissetmelerine neden olarak, ekonomik kaygıları farklı insan gruplarına karşı ırkçı bir düşmanlığa dönüştürüyor.

Irkçılığın kökenlerinin kapsamlı ve titiz bir şekilde incelenmesi, “bilimsel ırkçılık” olarak adlandırabileceğimiz şeyin korkutucu bir yönünü ortaya koyuyor. Avrupalı ​​bilim insanları bu alanda endişe verici yorumlar ürettiler ve bu yorumlar, bugün de devam eden ve geri dönüşü mümkün görünmeyen bir ırkçılığın temelini oluşturdu.

1776 yılında Alman bilim insanı Johann Friedrich Blumenbach, insanlığı beş gruba ayırarak Kafkaslıları veya beyaz ırkı en üst sıraya yerleştirdi.

Atlantik'in batı yakasında, Avrupa'ya rakip olmaya hazırlanan yükselen Amerika Birleşik Devletleri'nde, bilim insanı ve doktor Samuel George Morton, 19. yüzyılın ortalarında beyin büyüklüğünün zekâ ile bağlantılı olduğu teorisini ortaya attı. Beyaz insanların daha büyük kafataslarına sahip oldukları ve bu nedenle entelektüel olarak daha üstün oldukları sonucuna vardı.

Bu yorumlar, büyük ölçüde bu tür sınıflandırmalara dayanan ve bin yıl sürmesi umulan Üçüncü Reich'ın kurulmasını sağlamak için öjeniyi kullanan Nazizm'in önünü açtı.

Ancak bu sözde bilimler ve sözde teoriler, küresel yıkıma, uluslararası savaşlara ve soykırımlara yol açarak insanlığı barış ruhundan mahrum bıraktı ve yerine savaş ve anlaşmazlık tohumları ekti.

İnsan şaşkınlık ve endişeyle şunu merak ediyor: İnsanlığın günlük yaşamını, seyahatlerini, gecesini ve gündüzünü iyileştirmek için dünyayı geniş bir insani bağlantı ve iletişim alanına dönüştürmeyi amaçlayan küreselleşmenin sınırları ortadan kaldırması, engelleri aşması beklenmiyor muydu?

İşte burada tarihsel bir paradoks yatıyor: Vaat ettiklerinin aksine, küreselleşme ötekine karşı korkuyu yeniden canlandırmaya, ulusal kimlikler hakkındaki kaygıları körüklemeye ve etnik köken veya dine dayalı olarak göçmenlerin ve azınlıkların reddinin pekişmesine katkıda bulunmuş gibi görünüyor.

Irkçılığın kanlı söyleminin önemli bir yönü, farklı ötekinin dil, din ve belki de ulusal gelenekler için bir tehdit haline gelmesinden sonra bu ölümcül kimliklerin yeniden ortaya çıkmasından kaynaklanıyor.

Bu bağlamda, popülizmin ve “dışlayıcı milliyetçilik" olarak adlandırabileceğimiz şeyin gelişmesi doğal hale geliyor. Buna bir de dijital nefret söyleminin yükselişini ve yanıltıcı yapay zekanın yaygınlaşmasını ekleyin. Asıl felaket, ırkçılığın siyasi bir ideolojiye dönüşmesidir; önde gelen filozoflar da bu senaryoya karşı uyarmıştır.