ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Bağdat’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından, Irak’tan çıkarılması gereken 67 İranlı milis gücü olduğunu vurguladı. Buna karşılık Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi, bu konuda kendisine yazılı hiçbir belge ulaşmadığını belirttikten sonra ABD’nin isteğini yerine getirmek için mühlet istedi.
Bu sözler Iraklı yetkililerin ellerinden artık bir şey gelmediği ve gerçekte ABD’lilerin kendilerinden istedikleri şeyi yerine getirmeye güçlerinin yetmediği anlamına gelmektedir. Çünkü İran, 2003 yılından bu yana bu Arap ülkesinde tam anlamıyla istediği her şeyi yapabilmektedir. Ne yazık ki bu bazı ABD idarelerinin komplosu ile olmasa da bazı ABD başkanlarının liyakat sahibi olmamaları nedeniyle gerçekleşmiştir.
Bölgesel ve küresel çatışma sahası haline gelen bir bölgede ciddi ve stratejik çıkarlara sahip olan bir devletin başında yer alma liyakatine sahip olmayan başkanların sayesinde gerçekleşmiştir.
İran; 1979 yılının Şubat ayında gerçekleşen Humeyni Devrimi’nin başarılı olmasından hemen sonra Irak’ı tekrar taciz etmeye başlamıştır. Humeyni’nin 8 yıl süren Irak-İran savaşının ardından gelen ateşkes kararını, acı bir zehir yudumlar gibi kabul ettiğini söylediği bilinmektedir. Ancak hem kendisi hem de yeni rejiminin önde gelen isimleri 1988 yılında gelen yenilginin ardından doğrudan askeri olarak yüzleşmek yerine, içeriden kendilerine bağlı bazı mezhepçi gruplara ve dışarıdan kendilerine Arapça adlar verilen silahlı ‘milislere’ dayanarak Irak’a sızma metodunu benimsediler.
Bu silahlı milis gruplardan biri de sonraki tarihlerde Necef’te suikaste uğrayarak öldürülen Muhammed Bakır el-Hekim’in kurmuş olduğu ‘Bedir Güçleri’dir. Muhammed Bakır el-Hekim’in öldürülmesinin ardından, örgütün başına kardeşi Abdulaziz el-Hekim, ardından da mevcut Irak siyasi ‘yapısı’nda İran’ın sözü geçer adamı sayılan Hadi el-Amiri geçmiştir. Daha sonra ılımlı liderlerden sayılan ve son zamanlarda İran’a bağlı kişiler tarafından haksız suçlamalara ve kötülüklere maruz kalan Seyyid Ammar el-Hekim, örgüte liderlik etmiştir. Son olarak bu örgüt; İran Devrim Muhafızları ile General Kasım Süleymani’nin komutası altına girmiştir.
İran’ın 8 yıl süren savaşın ardından yenilmesinin intikamını almak için aralarında Bedir örgütünün de yer aldığı silahlı gruplar, Irak-İran sınırında yer alan Vasıt ilinin merkezi kenti olan Kut kentinde yaşananlara benzer olaylar aracılığıyla Irak’ın iç cephelerine sızmaya çalışmıştır. Bu sızma operasyonları, fitne ateşini yakma çabaları, başta Basra ve elbette Necef ile Kerbela olmak üzere Irak’ın güney şehirlerinin birçoğunu kapsamıştır.
Geçmiş yüzyılın 90’lı yıllarının başları; bu şehirlerde Irak ordusu ile o zamanlar İran topraklarından sızdıkları ve sınır bölgeleri ile Irak’ın güneydeki bazı köy, kent ve şehirlerindeki ölü hücrelerin kendilerine katıldığı söylenen silahlı gruplar arasında birçok çatışmaya tanıklık etmiştir.
1988 yenilgisinin ardından İran’ın itibarını tekrar kazanmak için gerçekleştirdiği bu tacizler, 19 Şubat 1999 yılında zirveye ulaşmıştır. Doğrusu o dönemde Saddam Hüseyin rejiminin işlediği en büyük cinayet İmam Muhammed Sadık El Sadr’a düzenlediği suikasttı. Bu suikast; Irak’ın güneyi ile başka bölgelerinde neredeyse rejimin daha o dönemde düşmesine neden olacak kadar şiddetli bir isyanın fitilini ateşlemişti. Aynı şekilde Irak-İran elde edilen tüm ‘şanlı zaferler’ ile kazanımları yok etmişti.
Bu noktadan sonra felaketin daha da büyümesine neden olan şey; Saddam rejiminin çoğunluğu Şii olan güney halkına karşı kullanabilecek en kanlı ve şiddetli metodları kullanmasıdır. Rejim; İran’ın 1988 yenilgisinden intikam alma operasyonlarına katılanlar ile suçsuz ve masum kimseler arasında hiçbir fark gözetmedi. Bu kimseler, kendilerine ihtiyaçları olan fırsat verilseydi sadece tarafsız kalmakla yetinmeyip her halükarda Arap oldukları için Irak güçlerinin yanında savaşmayı tercih edeceklerdi. Çünkü tüm Iraklılar gibi bu Şii Araplar da geçmişte ve bugün olduğu gibi kıyamet gününe kadar Arap kalacağına inandıkları Irak’ın yeni bir ‘Safevi’ hakimiyeti altına girmesinden korkuyorlardı.
Tam anlamıyla felaketlerin en büyüğü ise Saddam Hüseyin’in hiçbir şekilde affedilmesi mümkün olmayan o hatayı yani kardeş Kuveyt topraklarını işgal etme hatasını işlemesidir. İran’ın büyük baskısı ile karşı karşıya olduğu bir dönemde Saddam, Arap kenetlenmesine ve birliğine sıkı sıkıya tutunmak ve tüm gücüyle sarılmak yerine, kendisine komşu olan bir Arap ülkesini işgal etmiştir.
Sonuç olarak bu hata; sınırlı bir şekilde de olsa Arapların bölünmesine, bütün Arap ülkelerinin zayıflamasına ve Velayet-i Fakih devletinin daha da güçlenmesine neden olmuştur. Ayrıca İran’ın Irak-İran savaşında gerçekleştiremediği emellerini gerçekleştirme umudunun artmasına, nüfuzunun bölge ülkelerinin birçoğuna uzanmasına, Şii hilalini tesis etmekte inkar edilemeyecek kadar büyük bir başarı elde etmesine yol açmıştır.
İran, Kızıldeniz’deki Hudeyde ve Babu’l Mendep Boğazı’ndan Akdeniz kıyılarındaki Suriye’nin Lazkiye şehrine kadar uzanan ve bugün olduğu gibi bazı Körfez ülkeleri ile Irak ve Suriye’den geçen Şii Hilali projesini çok erken bir dönemden itibaren tesis etmeye çalışmıştır.
Daha da trajik olan ise 2003 yılında Oğul George Bush döneminde, ABD’lilerin Saddam Hüseyin rejimini düşürdükleri zaman Irak’ı baştan aşağıya ve hiç kimse kendilerine hesap sormadan işgal etmeleri için İranlıların önünde Irak sınırlarını açmalarıdır. Bunun sonucunda İranlılar Irak’ta bu 67 silahlı ‘milis’ gücünün yanında farklı ve çok sayıda askeri ile güvenlik güçlerin temsil ettiği bir güce ve varlığa sahip olmuşlardır. İran’ın sahip olduğu bu güç ve nüfuz, ABD Dışişleri Bakanı’nın bütün bunlardan kurtulmanın gerekliliği yönündeki talebinin gerçekleşmesini sadece zor değil aynı zamanda imkansız kılmaktadır.
Bunun için öncelikle hem Suriye’de hem de Irak’ta ve tam olarak Tahran’ın kendisinde birçok şey değişmelidir. Bu bağlamda, İran’ın Şam’daki her türlü varlığının sona erdirilmesi, Suriye bölgeleri, şehirleri ve topraklarından çekilmesinin sağlanması, şüphesiz Velayet-i Fakih devletini zayıflatacaktır. Ama bu çekilme İran’ın Irak’taki varlığını etkilese de ne sona erdirecek ne de zayıflatacaktır. Çünkü İran, Irak’ta başka birçok etkin karta sahiptir.
Dolayısıyla eğer ABD’liler gerçekten de İranlıları Suriye, Irak, Yemen’in bazı bölgelerinden, bazı Körfez Arap bölgelerinden çıkarmak istiyorlarsa, 13-14 Şubat tarihlerinde Varşova’da düzenlenecek Ortadoğu konferansının, bu konuda yardımcı bir etken olduğunu ama istenilen sonuca ulaştırmayacağını anlamaları gerekir. Çünkü istenilen sonuca ulaşmak, her şeyden önce hala birçok siyasi ve askeri silaha sahip olan İran rejimini doğrudan hedef alacak adımlar atmayı, aralarında sarıklılarında olduğu İran muhalefetini bütün şekilleri ile ciddi ve fiili olarak destekleyerek, içeriden zayıflatmayı gerektirmektedir.
Bunlara ek olarak, ilk olarak Kürtler, ardından Araplar, Beluciler ve Azerilerin oluşturduğu azınlıklar ciddi bir şekilde desteklenmeli, bazı küçük Körfez ülkelerinin Irak’taki bu 67 mezhepçi örgütün varlığını desteklemek başta olmak üzere Velayet-i Fakih devletinin politikalarına ‘eklenmeleri’ne bir son verilmelidir. Evet, birkaç gün önce konuşmak yerine aslında bu konuda ve alanda çok daha ciddi adımlar atma imkanına sahip olan ABD Dışişleri Bakanı’nın söylediği gibi Irak 67 mezhepçi örgütten temizlenmelidir!
TT
Varşova Zirvesi, 67 İranlı örgütü Irak’tan çıkaramayacak
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة