Yapacağım analizlerle ne kendime ne de Lübnan ve onun Başbakanı Saad Hariri’ye haksızlık etmek istemem.
Bunun için hocalarımdan birinden duyduğum bir sözü hatırlatmak isterim: "En kötü hükümet en iyi hükümetsizlikten (kaostan) iyidir.”
Yeni Lübnan hükümetinin kurulduğunun açıklanmasıyla beraber son iki gün içinde Lübnan’da yaşananlar, “en kötü hükümetin bile kaostan daha iyi olduğu” sözünün hayata geçmiş halidir.
Bu analiz, elbette, onun bir “hükümet” olduğunu, yani görevi yönetmek olan siyasi bir kurum olduğunu varsaydığımızda doğrudur.
Lübnanlılar her ne kadar açıkça ifade edip itiraf etmeseler de bu yeni hükümetin bir vadide, gerçek iktidarın başka bir vadide olduğunu çok iyi biliyorlar.
Ancak dünyanın diyalog kurabileceği resmi ve anayasal niteliği olan bir kuruma ihtiyaç olduğunun da farkındalar.
Bu diyalog sadece Lübnan’la kurulmuş olmuyor, dünyada hassas bir coğrafi bölgeyle kurulmuş oluyor.
Bu ülke demografik, politik, dini ve mezhepsel bir fay hattı üzerinde bulunuyor. Doğabilecek tehlikeleri önlemek için bu ülkeyle diyalog halinde kalınmalıdır.
Araplar da bu ülkenin niteliği ne olursa olsun mademki burası bir Arap ülkesidir, Lübnan'la diyalog kurmak zorundalar.
Araplar için Lübnan hala çok şey ifade ediyor. Yıkılma riskini önlemek için işbirliği yapmalılar.
Bir yandan Suriye, diğer yandan İsrail ile sınırı var.
İran burasının askeri bir üs, milisleri için insan kaynağı, etkili bir basın ve propaganda platformu olması için çabalıyor.
Batılı ülkeler için ise burası, 19. yüzyıldan bu yana büyük güçler arasında bir pazarlık aracı olmuş, Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki "Doğu Sorunu" mirasının canlı bir şekilde yaşandığı bir yer olmuştur.
Ancak Lübnan’ın siyasi varlığı, 1948’den sonra İsrail’in sınırlarında dışarıdan gelen şokları emen bir “amortisör” haline geldi.
Lübnan’ı korumak ve kollamak Batı’nın çıkarına olan bir mesele olmaya başladı.
Binaenaleyh Lübnan’da ilan edilen “yönetme iradesi olamayan hükümet” ile herkes işbirliği yapmak isteyecektir.
Bu hükümet, ABD ve Avrupa’nın Ortadoğu’ya yönelik imtiyazlarının dayattığı stratejik bir siyasi denkleme göre işleri kolaylaştırmak için kurulmuş “geçici bir formül” gibi durmakta.
Örtülü bir İsrail desteğinin yanı sıra İran dayatmasından da bahsedilebilir.
Bu hükümet, Tahran’ın Lübnan’daki ve İran ile Akdeniz arasındaki tüm bölgedeki zaferinin bir göstergesidir.
Irak, Suriye ve Lübnan’da 2003’ten bu yana "Sünni" kesimin politik olarak gerilemesinin de bir kanıtı.
Filistin’deki bazı destekçileri bölge düzeyinde Tahran’la açıkça dirsek teması halindeler.
Aylarca süren şantaj ve baskıdan sonra kurulabilen hükümetin üzerinden saatler geçmemişti ki yerel oyuncular arasında kazanan ve kaybedenlerin kimler olduğu sorgulanmaya başlandı.
Ancak, Başbakan Hariri'nin "hükümet 2019 seçiminin sonucunu ifade ediyor" sözünden pek çok kimsenin ne anlayıp anlamadığına bakmaksızın, bu sözün yüzde yüz doğru olduğunu söyleyebiliriz.
Lübnan Hizbullahı ağır silahlara sahip olmanın avantajını kullanarak, orantılı temsil seçim sisteminden de yararlanarak farklı bir güç dengesi oluşturmuş ve seçim sonuçları da buna göre şekillenmiştir.
Bu yüzden, seçimlerin “Galip ve Mağlup” şeklinde sona ermesi kaçınılmazdı, zira silahlı grup rakiplerine hiçbir bölgede hareket alanı bırakmadı, rakiplerinin bölgelerine girmeyi başardı.
Hizbullah her istediğini gerçekleştirebilmek için yapmacık tavırlar takınmaktan çekinmedi.
Aslında Hizbullah, devlet otoritesi dışındaki silahların tamamının kendi tekelinde olmasını fırsat bilerek, tüm Lübnanlı Şiilerin iradesi üzerinde de vesayet kurabildi.
Ardından Hizbullah, "azınlıklar koalisyonu" fikrini örtük bir şekilde dillendirerek ve Taif Anlaşması’nı Sünni Müslümanların bir zaferi olarak lanse ederek Hristiyan Özgür Yurtsever Hareketi lideri Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile koalisyon pazarlığına girdi.
Böylece Hizbullah Hristiyanlara nüfuz edebildi ve Hristiyan kalkanını kullanarak Taif Anlaşması’nı itibarsızlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda Lübnan'ı Arap bölgesinde sürekli büyüyen "İran nüfuzuna" eklemiş oldu.
İşin özü; Hizbullah Avn’a cumhurbaşkanlığını hediye etti, Avn da 2011’den bu yana Suriye’de Beşşar Esed rejimini korumak için savaşan İran’a övgüler düzmeye başladı.
Sırada ne var?
İran'ın genişlemesi ve egemenliğine karşı tutarlı ve sağlam bir uluslararası tutum geliştirilebilmesi zor göründüğüne göre, İran'ın bölgedeki hâkimiyeti devam edecek demektir.
Buna ek olarak, Avrupa güçleri ABD yaptırımlarını delmeye devam ederse, yaptırımların etkisi büyük ölçüde zayıflayacaktır.
Bir de Moskova’nın konumu var; Washington’un Ortadoğu’daki rakiplerine ve müttefiklerine yönelik belirsiz yaklaşımları, Rusya’nın elini Suriye arenasında daha da güçlendirmektedir.
Bölgesel olarak ufukta görünen; Arap, Türk ve İsrail tarafı net bir tutum sergilemiyor.
Özellikle Tahran'ın hegemonyası altındaki Suriye, Irak veya Lübnan’a yönelik tutarlı bir strateji gözükmüyor.
Aksine, gözlemlenen, bugün herkesin mevcut durumu kabul edip, bunu gerekçelendirmeye ikna olmuş olmasıdır.
Hatta mevcut durumu korumak adına uzlaşı adımları atmada acele edilmektedir.
Bu uzlaşılar, Lübnan’da yeni hükümetin kurulmasına yol açan iç uzlaşılardan farklı değildir.
Lübnan’da “Galip ve Mağlup” statüsü ışığında inşa edilen görevlerin, Tahran - Şam ekseninin iradesine göre paylaşıldığına kuşku yok.
Bu eksenin görevini Lübnan’da Avn hareketi ve Hizbullah devralmış gözüküyor.
Siyasi ve stratejik ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm kararlar bu eksen tarafından verilmektedir.
Buna karşılık, yolsuzlukla mücadele etme, borç bulma, ekonomik krizi yenme gibi sorumluluklar Başbakan Hariri ve ekibine havale edilmiş gözüküyor. Elbette olumsuz sonuçlarından da bu taraf sorumlu tutulacaktır.
Başka bir deyişle, güvenlik, savunma ve dış politikalar mutlak ve resmen Hizbullah ve ekibinin tekelinde olacak.
Başbakanlık ekibinin görevi, bu politikaları Arap ve Batı dış yardım fonlarından finanse etmek ve tüm bu politikalara anayasal bir kılıf oluşturmakla sınırlı olacak.
Bu arada, “galip eksen” bir sonraki aşama için hazırlıklar yapmaya başladı bile.
Bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine siyasi rakipleri "yok etmiş" olarak girmek istiyorlar.
Belki de dünkü bakanlık kotaların ve pozisyonların dağılımı, bunun en doğru göstergesidir.
Yok etmek istedikleri rakipler ise, 2005 yılında (Esed’in Lübnan işgaline karşı) 14 Mart direnişini oluşturan bloktur. Bu blok’ta Sünni Müstakbel Hareketi’nin yanı sıra Marunî Hristiyan Lübnan Kuvvetleri (Ketaib) ve Dürzi Lübnan İlerici Sosyalist Partisi (PSP) bulunmaktadır.
TT
Lübnan’ın ‘iktidarsız’ Hükümeti
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة