Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

Mollalar, azimli yurtsever rolü kesiyor peki başarılılar mı?

Avam, suçüstü yakalanırsa ne yapar? Kadim bilgeliğe göre hemen seğirtip bayrağa sarılır ve yurtseverlik sancağını kaldırır!
Görünen o ki ülkenin mali işlerine ve silah tekeline sahip olmakla İran’ın kontrolünü ele geçiren Humeynicilerin safında da bugün buna benzer bir olay yaşanıyor.
Humeyniciler iktidarlarının kırkıncı yılına girmiş bulunuyorlar ve rejim, 1979 Devrimi’ni ‘İslam’ı diriltme’ isteğinin tetiklediği ve böylece Ayetullah Humeyni’nin ‘İslam’ı dirilten’ lakabını aldığı fikrine dayalı söyleminin iflas ettiğini üstü kapalı olarak kabul etti.
Bununla birlikte dini ünvanıyla "Huccetu’l-İslam ve’l-Müslimin", bir diğer deyişle İslam Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, geçtiğimiz pazartesi günü mollaların iktidarı ele geçirmesinin 40. yıldönümünü kutlamak için Tahran sokaklarında yapılan yürüyüşlere katılanlara başka bir hikâye anlattı.
Kalabalıklara şöyle haykırdı: “İslam Devrimi’nin öncelikli amacı İran’ı korumaktır”.
‘Nasıl oldu o?’ diye soruyorsan hakkın var sayın okur!
Ruhani, İran’ın on dokuzuncu asırda Büyük Britanya ve Rusya karşısında yenik düştüğü savaşları saymakla işe başladı.
O dönemde İran’ın şimdiki gibi olmayıp bir zamanlar Hindistan’dan Akdeniz’e uzanan büyük bir imparatorluğun kalıntısı olduğunu söyledi.
Ruhani’nin İran’a bağlı yurtsever bir söylem tutturmak için alışıldık İslami söylemden vazgeçmesi ilginç. Bu yeni yurtsever söyleme göre Orta Asya’nın birçok kesimi, Afganistan, Pakistan’ın Belucistan bölgesi, Kafkasya, Umman ve kısmen Musandam, Arap Yarımadası ve bugün Katar, BAE ve Kuveyt’in yer aldığı bölgeler, yabancı savaşçılar tarafından işgal edilen İran topraklarıdır.
Ruhani birkaç sözleşmeye de işaret etti. Bunlara göre İran, bu bölgeleri ‘kaybetti” (Ruhani’nin bahsetmediği anlaşmalardan biri de Kasr-ı Şirin. Bu anlaşma ile İran, Irak’taki Şii türbeleri üzerindeki hakimiyetini Osmanlı İmparatorluğu’na kaptırmıştı).
Ruhani konuşması esnasında öfkeli görünüyordu. İddia ettiğine göre 1979 Devrimi olmasaydı belki de İran hepten gözden kaybolacaktı.
Öyle ya Şah, Bahreyn’in bağımsızlığını onaylamakla İran’ın uzuvlarını kesti.
Ruhani, 1980-88 yılları arasındaki İran-Irak savaşını İran’ı parçalayarak daha da küçültüp zayıflatmayı amaç edinen tarihî ‘komplo’nun bir uzantısı olarak niteledi.
Ancak Ruhani, ülkenin ‘200 yıl süren bu uzun zulüm’ döneminde yaşadıklarını telafi etmek ve ‘yitik İran topraklarını’ geri almak için ne yapmak niyetinde olduğunu belirtmedi.
Bununla birlikte rejim destekçisi bazı sesler, İran’ın izlediği bölgesel politikaları aklama çabasıyla İran’ın bu politikalar üzerinden emperyalist güçler eliyle küçük devletçiklere ayrılan bölgede egemen bir güç olarak ‘tarihî hakkının’ yeniden altını çizmeye çalıştığını iddia etti.
Öte yandan “Yüce Rehber” Ayetullah Hamaney’in danışmanı Prof. Şemseddin Rahmani de şu sorgulamayı yaptı:
“İran, coğrafî haritada göründüğü gibi kedi kılıklı bir ülke mi yoksa Hindistan’dan Akdeniz sahillerine, Orta Asya’dan Kafkasya’ya uzanan bir devlet mi?”.
Günlük yayın yapan Keyhan gazetesi için kaleme aldığı 6000 kelimelik bir makalede Rahmani, okurları Pakistan ve Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar olan bölgeyi yönetmeye çalışmakla İran’ın bu ülkeleri saf dışı bırakmayı değil Batılı güçlerin mahrum bıraktığı ‘gerçek bağımsızlığı’ onlara vermeyi amaçladığına ikna etmeye çalıştı.
Bu çerçevede Rahmani, Filistin adı ile bilinen noktanın aslında İran’a bağlı olduğunu ve ‘oranın bizimle alakası yok’ diyerek İsrail’in yıkılmasına karşı çıkan İranlıların, bunun İran ulusal devletinin yararına olduğunu anlayamadıklarını iddia etti.
Ve dediğine göre eğer ‘liderleri’ İsrail’in ortadan kaldırılmasını emrederse bu emir, tüm insanları korumak ile birlikte esasında İran’ın selametini koruma arzusundan kaynaklanırmış.
Şu çok açık ki bu yeni ulusal söylem, 40 yıl geçtikten sonra bile Humeyni Devrimi’nin İran harici tek bir ülkeye dahi nüfuz edemediği ya da başka yerlerde benzer hareketlere ilham olamadığı gerçeğinin bir açıklaması olarak tasarlandı.
İran’ın başka bir ülkede iktidar uzuvlarını ele geçirmesine imkân tanıyan tek başarılı aracı olarak çoğunlukla Lübnan Hizbullahı’na işaret edilir. Ancak bu düşünceyi, ideolojik bir zafer örneği olarak pazarlamak çok zor.
Hele de Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah, örgütünün tam anlamıyla Tahran tarafından finanse edildiğini açıktan açığa dile getirmişken!
Eskilerin bir deyişi vardır: Çalgıcının ücretini ödeyen kişi onun hangi nağmeyi çalacağını belirleyebilir ancak bu, çalgıcının kalbini ele geçirmesini garanti etmez.
Diğer yandan bazı rejim yanlıları, İran için ideolojik olarak kendine çekme çabaları yerine devlet gücüne özgü uygulamalar üzerinden bölgeye egemen olan devlet imajı çizmeye çalışıyor.
Ruhani’nin danışmanı Ayetullah Ali Yunusi de şöyle demişti: “Biz şu an dört Arap başkentine hükmediyoruz: Bağdat, Şam, Beyrut ve San’a.”
Hamaney’in desteklediği şairlerden biri olan Ali Rıza Kazveh, Humeyni Devrimi’nin 40. yılını kutlamak için yazdığı bir kasidede manen şu ifadelere yer veriyor:
“Lübnan, Irak, Yemen ve Suriye bizim mülkümüz haline geldi. Necef’in incisi, Yemen’in kehribarından daha az değerli değildir”. (Necef’te inci bulunmadığını unutmayalım. Burası okyanustan uzak bir çöl şehridir. Ayrıca Yemen’de de kehribar yoktur!).
Söylemde günden güne artan değişimler ve ‘ümmet’ gibi terimlerin kullanımındaki kayda değer azalma dikkat çekicidir.
Söz konusu terim, Ruhani’nin pazartesi günü yapmış olduğu konuşmanın satırlarında kendine yer bulamamışken bugün ‘devlet’ anlamında kullanılan ‘millet’ kelimesinin popülerliğini artırdığını görüyoruz.
Hem de Humeyni daha önce ‘devlet’ tabirini ‘kâfirlerin ümmeti parçalamak için icat ettiği’ bir kelime olarak tarif etmişken.
Öte yandan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, ‘İran halkının yüce kültürünün değerini bilmediği ve İran devletine düşmanlık güttüğü’ iddiasıyla ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’a saldırdı.
İranlıların icat ettiği ilk akıllı robota bugün Türkiye sınırları içerisinde yer alan Harran’da milattan önce 57 yılında yapılan savaşta Romalı Komutan Crassus’u öldürerek Romalıları yenilgiye uğratan Persli generalden ilhamla ‘Surena’ adı verildi.
Bu hamlenin taşıdığı örtük anlam ise şu: Askeri görevler yüklenen bu yeni ‘Surena’, Batılılara karşı verilen savaşta yeniden zafer getirecek.
Bazıları işi, İslam Medeniyetini İran kültürünün bir alt ürünü olarak tarif etmeye kadar vardırdı.
Bu çerçevede Selman-ı Farisî’nin Irak’ın güneyinde yer alan türbesi, devrimin ihracından sorumlu olan General Kasım Süleymani’nin gözetiminde onarıldı.
Aynı şekilde tam bir gizlilik içerisinde, Arap fetihlerinden önceki son şah olan Yezdicerd’in kızı Şehrbanu’nun hayatına dair bir dizi projesi yürütülüyor.
Şehrbanu’nun Şiilerin üçüncü imamı Hüseyin b. Ali ile evlendiği söyleniyor. Tüm bunlar hayal ürünü olsa da Hamaney de dahil olmak üzere Hz. Hüseyin’in soyunun İranlı kanı taşıdığı sıklıkla dile getirilir. Kaldı ki Pers melikesinin kanı!
Humeyni’nin iktidarı ele geçirmesinin 40. yıldönümünde Fars Dili Akademisi’ne başkanlık eden Gulam Ali Haddad Adil, dilin yabancı kelimelerden arındırılması çağrısı yaptı ve yardımcı ekibinin özellikle bilimsel alanda çoğu Arapça olan yabancı kelimelerin yerine kullanılması için 60 bin Farsça kelimeyi ihya ettiğini ya da kısmen türettiğini iddia etti.
Soru şu: Bu yeni söylem, eskisinden daha iyi sonuçlar mı verecek?
Bundan şüpheliyim.
Bunun göstergelerinden biri de Ruhani’nin Pers milliyetçiliği kartını oynamak için çırpındığı dakikalarda İranlı kalabalığın konuşmaya, gülmeye, yeme-içmeye devam etmesidir.
Rusların dikte ettiği Kazvin Denizi (Hazar Denizi) anlaşmasını imzalayan bu adamın ta kendisi değil miydi?