Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Devrim, kocadı mı?

İran Devrimi’nin destekçileri, devrimin kırkıncı yılını kutladı; devrimin hayatta kalması gurur duymayı gerektirecek bir başarıymış gibi! Kimileri devrimin kırkıncı yılında yaşlandığını düşünüyor. Hem de vaat ettiklerini gerçekleştirememişken. Vaatleri ise, İran’ı tüm sakinleri için bir nevi bal kaymak diyarı haline getirmekti.
Toplumun birçok kesiminde devrimin başarısı hakkında araştırma yapan bir kişinin karşısına çıkacak ilk şey, devrimin başarılı olduğunu düşünenlerin genele oranla az sayıda, olumsuz olarak görenlerin ise çok sayıda olduğudur. İran Devrimi, dışarıya milyar dolarlar akıtırken içeriyi kaynaklar ve zenginliklerden mahrum etti. Ki, bunlarla bazı krizlerin üstesinden gelinebilirdi. Bu dışarı hevesi, savaşların tutuşmasıyla sona erdi ve çok geçmeden İran ekonomisinin sırtına oklar saplandı; para keseleri silkeleniyor ama ne fayda ki boşalmış! İçerideki mahrumiyetin fakirlik, para biriminin değer kaybetmesi, hizmetlerin gerilemesi, özgürlüklerin daralması gibi pek çok göstergesi var. Aklı başında olan hiç kimse bunları görmezden gelemez.
’40.yıl’ devrimciler açısından sembolik bir değere sahip. İran mitolojisinde ‘kırkıncı’ zaman dilimi, ‘hüznün bitişi’ anlamını taşıyor. Peki bu ‘kırkıncı’, İranlıların hüznünün biteceğini mi muştuluyor?! İran halkının üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve İran, önceden ihraç ettiklerini ithal eder hale geldi. Bugünkü mevcut duruma kökten itiraz eden ve yeni talepleri olan bir İranlı nesil belirdi.
Riyad’da geçtiğimiz hafta devrimin serüvenini incelemek için önemli ve dengeli bir etkinlik gerçekleştirildi. Uluslararası İran Araştırmaları Enstitüsü’nün ev sahipliğinde yapılan bir günlük seminere İran’ın faaliyetlerini ve ‘devrim’ şemsiyesi altında nelerin yapıldığını ‘yoğun bir şekilde sorgulamak’ için pek çok uzman katıldı. Bu enstitü, kuruluşundan beri geçen birkaç yıl içerisinde ‘komşu İran’a dair nitelik bakımından herhangi bir uluslararası bilim merkezinden aşağı kalmayacak derinlikli bir araştırma örnekleri sunmuştur.
Seminerdeki konuşmacılar doyurucu bir şekilde farklı bakış açıları sundular. Bazıları ‘tarihsel determinizmin’ diğer bölgelerde olduğu gibi İran’da da iş başına geçeceğini düşünüyor. Yani İran rejimi, son kırk yıldır olduğu gibi sadağında (ok torbası) kendisini yıkıma götürecek oklar taşıyor. Zira geleceğe, geçmişin gözlüğünden bakıyor. İdeolojik olmaktan uzak sosyolojik gerçeklerle çarpıştığı anda şöyle diyecek: Rejim kendisini yenileyebilir ve din adamlarının rolü ‘velayet-i fakih’ten Osmanlı Devleti’ndeki ‘şeyhülislam’a yani dişsiz otoriteye dönüşebilir.
Çeşitli görüşler birbiri ile harmanlanarak yeni görüşler türetildi ve ortaya nitelikli bir kültürel ürün çıktı. Elde edilen sonuçların tümüne söz konusu enstitünün internet sitesinden ulaşılabilir. Ben okurla bunlardan birkaçını paylaşmakla yetineceğim.
İlki: İran’daki değişim sürecine dair pek çok muhtemel senaryo söz konusu. İran’ın bugün mücadele halindeki sosyal dokusunda hangi güç diğerine baskın gelecek: Çoğu asker olan baskın çoğunluk mu yoksa pek fazla etkinliğe sahip olmayan ılımlılar mı? Sonra kökleri dışarıda büyüyen ve velayet-i fakih rejimine karşıt bir alternatif olarak gelişen muhalif kitle içeride ne zaman ne şekilde oluşacak? Rejimi farklı bir biçimde yapılandırmak için içeride ‘proaktif bir eylem’ oluşturmak mümkün mü peki? Devrimci ehl-i beyt soyundan gelenler de dahil olmak üzere Mir Hüseyin Musevi, Muhammed Hatemi veya Mehdi Kerrubi gibi en yakınlarına bile farklı herhangi bir fikri açık etme izni vermeyen bir rejimin çatısı altında bu yapılandırmayı kim yapacak?
Şu an ekonomik ve donanım açısından en güçlüleri temsil eden Devrim Muhafızları ve kollarının geniş çaplı toplumsal bir huzursuzluk halinde iktidara sıçrama olasılığı var mı? İran’ın siyasi yolculuğundaki son iki asırlık tarihini göz önüne aldığımızda, İran’ın kitlesel aklının güvenliğin ortadan kalkmasından korkarak güçlü bir iktidar arayışı içerisinde olduğunu görürüz. Onların ya kaftanlı bir sultanı ya taç sahibi bir kralı ya da sarıklı bir imamı var. Sıradakinin askeri başlığa sahip biri olması uzak bir ihtimal değil! Hele de bugün durum öyle bir hale geldi ki devrimin ilk yıllarında asker, Fakih’in rızasını umuyorken; bugün Fakih, askerin rızasını gözlüyor!
İkincisi: Psikolojik nedenlerden ötürü bazılarını fazlasıyla cezbedebilecek ‘Amerika’ya ve İsrail’e ölüm’ sloganını nesnel gerçeklik şu iki yönden çürütüyor: Öncelikle ‘Araplar Filistin’den vazgeçti ve dolayısıyla İran boşluğu doldurdu’ demek, iki açıdan reddedilebilir bir sözdür. Evvela Arapların Filistin davasına vermiş oldukları maddi ve manevi destek İran’ın sunduğunun çok üstündedir.
İran’ın lafzi çabası, Filistin topraklarından tek bir karşı bile özgürleştirmeye yetmemiştir ve yetmeyecektir. ‘Amerika’ya ölüm’ söylemi, avama yönelik bir pazarlamadır. Zira Ortadoğu’da yüksek güvenilirliğe sahip kurumlar tarafından yürütülen tüm anketlerin sonuçlarına göre Arap vatandaşların çoğunluğu, Amerika’ya karşı olumsuz bir düşünce besliyorken İran kamuoyu, Amerika’ya karşı oldukça sevecendir.
Bu gerçekler bazılarını şaşırtabilir ancak detaylı bilgi isteyen için ispatlanabilir. Öte yandan Amerika derin devleti, İranlılara karşı ‘yoğun bir sevgi’ eğilimindedir ki bunun da bilinen en önemli ve somut göstergesi, Obama yönetiminin İran’a karşı tutumudur. Aynı şekilde anlayışlı herhangi bir analist, İran’ın tavırlarında bazı değişikliklere gitmesi ile birlikte bir gün Amerika-İran uzlaşmasının ihtimaller dahilinde olduğu sonucuna varacaktır. Kim bilir belki de bu son gerginlik, öfkeli aşıklar sitemidir!
Üçüncüsü: Kırk senenin ardından ‘devrime karşı duyulan korku’ hissi, hastalıklı hale geldi. Nitekim Tahran’daki pek çok yetkili şu tür açıklamalarda bulunuyor: “Biz Tahran’da savaşmak zorunda kalmayalım diye Suriye’de savaşıyoruz”! İran’ın fakirlerini ve askerlerini günlük olarak besleyen sloganlar, bu ‘hastalıklı korkunun’ ve kökleşmiş güvensizliğin bir göstergesidir.
Bu sloganlar şu iki amaca hizmet etmektedir: Biri, hafif de olsa genel çizgiden sapma oluşturabilecek bir hareketten devleti güvende tutmak için daimî vurgu; diğeri, fakirleri ve şehirlere koşan çiftçi çocuklarını istihdam etme ve onları mezhebi seferberlik üzerinden bol sayıda Afganistan ve Pakistanlı ile karşı karşıya getirme fırsatı. Hepsi de rejimin dış savaşlarındaki potansiyel kurbanlar.
Dördüncüsü: İran rejiminin taraftarlarına sunduğu destekten ötürü Suriye, Irak ve  Yemen’de çok sayıda Arap yerinden edildi ve kanı akıtıldı. İran’ın resmî düzeyde uluslararası kanun açısından suç teşkil eden tahripkâr faaliyetlerinin ortaya çıkmasından ötürü pek çok Asya, Latin Amerika ve Afrika ülkesi ile aradaki ilişkinin kesildiği ya da azaltıldığı açıklandı. İran birçok ülkeyi bezdirdi.  Bir yandan İslam dünyasının lideri olduğu düşüncesini pazarlama, diğer yandan İslam dünyasını Fakih’in tarzına göre yeniden şekillendirme çabası, bazen yumuşak bazen sert güç halinde kullanılan yayılmacı bir politikadır.
Bu zengin seminerde önceki bilgiler ve geçmiş kırk yılın yolculuğuna dair bir araştırma ele alındı. Sonuç İslam Cumhuriyeti’nin akıbetinin Sovyet ya da belki Venezuela tecrübesine benzer şekilde çöküş yolunda olduğuna dair bir beklentidir. İran halkının kitleleri, bu canlı toplumu kâbustan kurtarmak için daha önce kimsenin düşünmediği farklı ve soylu yollar icat edebilir. Tüm göstergeler, durumun şimdiki gibi devam etmeyeceğini gösteriyor.
 
Son söz niyetine:
İranlı Sosyolog Muhammed Cevad Zahedi, ‘İran’daki Fakirlik Tsunamisi’ adını verdiği kapsamlı bir çalışma yayınladı. Bu çalışma, milyonlarca insanı ilgilendiren bağımlılık, suça eğilim, rastgele yerleşim, gençler arasında intihar oranlarının artması ve hapishanelerin dolması gibi pek çok sosyal bozukluk yaratan durum hakkında bir uyarı mahiyetindedir!