Ekrem Bunni
Suriyeli yazar
TT

Suriye’nin bağımsızlık gününde acı paradokslar

Yusuf el-Azma, 24 Temmuz 1920’de Maysalun Savaşı’ndaki ölümünün, 17 Nisan 1946’da Fransız işgalciyi ülkeden çıkarmaları için Suriyelilerin zihinlerinde ve kalplerinde önemli bir faktöre dönüşeceğini belki bilmiyordu. Ancak Yusuf el-Azma, General Gouraud güçleriyle çatışmayı tercih ettiği zaman eşit olmayan bir savaşa gittiğinin farkındaydı.
Yusuf el-Azma, gönüllü gençlerden ve terhis edilmiş askerlerden oluşan küçük ordusunun deneyimli ve profesyonel bir orduya direnç gösteremeyeceğini biliyordu. “İşgal ordusu, halkı direnmeden Şam’a girdi” ifadesinin tarih sayfalarında yer almaması için Yusuf el-Azma, meydan okumayı tercih etti ve yabancılara kolay bir lokma olmaması için ülkelerini terk etmeyen bir avuç arkadaşıyla Savunma Bakanı olarak şehit düştü.
Ülkenin onurunu ve şerefini savunmak için bugün Suriye yönetiminde tarihin yazabileceklerini hesaba katabilecek, kendini feda edebilecek ya da en azından makamını bırakabilecek kimselerin olmaması bir paradokstur. Zira bu kimseler, otoritesini, yolsuzluğunu ve imtiyazlarını güçlendirmek kadar ülkeyle ilgilenmeyen bir yönetime mensuplar.
İktidar, yönetim koltuğunu savunmak için dış müdahalelere kapı aralayarak, Rusya ve İran’ın Suriye’yi yönetmesine imkân tanıdı. Ülkenin geleceğini bölgesel ve uluslararası rekabet oyununun içine çekti. İktidar, toplumu çiğneyerek ve insan haklarını ihlal ederek, radikal ajandalarını uygulamaları için tuhaf İslami grupların gelişmesini kolaylaştırdı. İktidar, dostu Erdoğan’ı razı etmek için Suriye haritasının değişmesine razı oldu. Böylece gasp edilen İskenderun sancağı haritadan silindi.
İktidar, ABD Başkanı Donald Trump’ın işgal edilen Golan Tepeleri’nin İsrail topraklarının parçası olduğunu kabul etme kararına karşı etkisiz protestolar yapmakla yetindi. İktidarın ülkeyi ulaştırdığı trajik durum olmasaydı; hiç kimse, bir ülkenin toprak parçasını başka bir ülkeye vermeye cesaret edemezdi.
Bağımsızlıktan sonra Suriye’nin en güçlü ve en katı diktatörü olarak tanımlanmasına rağmen Edib Çiçekli, 1954 yılında yönetimden çekilmeyi tercih etmiştir. Zira o, bir grup subayın kendisine darbe yaptığını öğrenmiş ve sürgünde yaşamayı seçmişti. Ordunun bir bölümünü özellikle de zırhlı birlikler ve hava kuvvetlerini kontrol eden Çiçekli, darbecilere karşı koyabilecek güce sahip olmasına rağmen ülkeyi iç savaştan ve silahlı kuvvetleri bölünmekten korumak için başkanlık görevini bırakmıştır.
Çiçekli, görevden gönüllü olarak ayrılma bildirisini şu meşhur ifadelerle noktalamıştır: “Benim yüzümden Suriyeli bir askerin başka bir askere silahını doğrultmasına asla izin vermeyeceğim.” O dönemde Çiçekli, kanlı ve şiddetli çatışmanın çıkması halinde Suriye’nin kırılgan yapısının ve bölgesel rekabetlerin ülkenin geleceğini tehlikeye sokabileceğini görmüştü.
Bugün Çiçekli’nin tutumu, acı verici soruları gündeme taşıyor:
Açık bir şekilde ‘Ya ben ya da tüm ülkeyi yakarım’ diyen ve kasıtlı olarak sadece öldürücü ve yıkıcı silah seslerini duyurmaya çalışan bir rejimin davranışı nasıl tarif edilebilir? Yolsuzluğun ve mezhepçiliğin baskın olduğu ve ölümcül silahları dış düşmanlara karşı değil de meşru haklarını talep eden Suriye halkının iradesine zarar vermek için kullanıldığı zaman ulusal ordunun başına gelenler nasıl değerlendirilebilir?
Daha kötüsü de halkının karşısında basit tavizler vermeyi reddedip kin ve nefret dilini yayarak, ötekini yok etmeye çağıran iğrenç söylemler üreterek iktidarda kalmayı yeğleyen, bölünmeye, kutuplaşmaya ve ayrılığa teşvik eden ve ülkeyi etnik çatışma alanına dönüştüren bir rejime ne söylenebilir? En azından bu, insani bakımdan alışık olunmayan, Suriye halkının ruhu ve tarihi hakkında tuhaf vahşeti ortaya çıkaran bir durumdur.
Yakın geçmişte Suriye şehirlerinden birini ziyaret ederken dönemin Başbakanı Halid el-Azm’ın konvoyu, protestocular tarafından engellendi. Politikaları nedeniyle bazı protestocular, Halid el-Azm’ın konvoyunu domates ve bozuk yumurta yağmuruna tuttu.
Güvenlik güçleri, hızlı bir şekilde protestocuları kuşatarak bazılarını gözaltına aldı. Fakat bu durumdan rahatsız olan Halid el-Azm, Şam’a dönüş trenindeyken korumalarına “Protestoculara ne yaptınız?” şeklinde bir soru yöneltti. Korumaları, protestocuları hapse attıklarını söylediler. Bunun üzerine Halid el-Azm, protestocuların derhal serbest bırakılması talimatını verdi.
Halid el-Azm, şahsiyetine, devletin heybetine ve konumuna hakaret ettiklerinden ve yaptıkları hareketin diğerlerini daha fazla kötülük yapmaya ve kargaşa çıkarmaya teşvik edeceğinden dolayı protestocuların gözaltına alındıklarına yönelik gerekçeleri reddetti. Bu duruma; “Öyleyse görüş ve tutumları dile getirmeye yönelik insan hakları nerede?” diyerek itiraz eden Halid el-Azm, “Protestoculara baskıyla değil, daha fazla demokrasiyle yanıt verin” ifadelerini kullandı.
Bugün Halid el-Azm’ın şahsiyetinde barış yanlısı insanları kontrol etmek için baskıya, şiddete ve vahşi müdahaleye ne söylenebilir? 6 aydan fazla sürede ülkenin her tarafına yayılan barışçıl gösterilerde savunmasız gençlere kullanılan gerçek mermilere ne denilebilir? Milyonlarca Suriyeliyi öldürmek ve yerinden yurdundan etmek için gelişigüzel bombardımana, yıkıma, şiddete ve yasaklı silahların kullanılmasına ne söylenebilir? Zorla tutuklamalar, şüphe üzerine gözaltına almalar ve sahadaki yargılamalar nasıl değerlendirilebilir?
Mahkûmlara eziyet etmek, onları küçük düşürmek ve öldürmek için icat edilen en iğrenç ve en korkunç yöntemlere ne demeli? Hapishanelerde ve tutuklama kamplarında kayıp evlatlarını aramaya devam eden yüz binlerce aileye ne demeli? Devletin ihtişamına zarar verdikleri gerekçesiyle hapishanelerde rejim tarafından en verimli yıllarının mahvedildiği on binlerce tutuklu gence ne demeli?
Eski günler ne günlerdi! O dönemde İbrahim Hanano, Sultan el-Atraş, Salih el-Ali, Hasan el-Harrat, Faris el-Huri ve Sadullah el-Cabiri gibi bağımsızlığın öncüleri bir araya gelerek, yabancılara “Ellerinizi ülkemizin üzerinden çekin. Halkımız, ülkenin işlerini yönetecek ve kaynaklarını koruyacak güce sahiptir” dedi.
Bağımsızlığın öncüleri, imtiyazlarını güçlendirmek, baskı ve şiddeti haklı göstermek için halkına güvenmeyen, İsrail’e ve dış komplolara karşı direnme konusunda formalite bağımsızlıkla ve dogmatik sloganlarla vatan kavramını göz ardı eden diktatör bir yönetimin kendi miraslarını devralacağını tahmin edemedi. Onlar, sömürgecilikten kurtulmanın insanı özgürleştirmekle, baskı ve marjinal duruma son vermekle eşdeğer olduğu bir vatan hayal ediyordu.
Şükrü el-Kuvvetli’nin 1946 yılında bağımsızlık günündeki şu sözleri hala canlılığını korumaktadır: “Özgürlük ve bağımsızlık ayrılmaz bir bütündür. Özgürlüğü ve bağımsızlığı muhafaza etmek, zafer kazanmaktan daha zordur. Özgürlük ve bağımsızlık, çocuklarımıza sağlam, güçlü ve saygın bir ülke bırakmak için şehitlerimizin bize bir emanetidir.”