Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Kurumların yokluğunda yaşanan hikâyeler

Bir gün BM, İmparator Bokassa’nın yönetimi altındaki Orta Afrika Cumhuriyeti’nin nüfus sayımı yapmaları için bir grubu görevlendirmişti. Görevin tamamlanmasının ardından İmparator ile görüşen Tunuslu grup başkanı kendisine, yapılan nüfus sayımı sonucunda ülke nüfusunun 4,5 milyon olarak belirlendiğini söylemişti. Sadece 4,5 milyon nüfusa sahip küçük bir ülkenin imparatoru olmak istemediği için bundan çok rahatsız olan İmparator, ülkesinin nüfusunun 10 milyon olduğu karşılığını vermişti. Tunuslu uzman nüfus sayımının sonucuna dikkatini çektiğinde ise İmparator, kendisinin hapse atılmasını emretmişti. Daha sonra söz konusu Tunuslu uzman ancak Afrikalı ve uluslararası arabuluculuklar aracılığıyla serbest kalabilmişti.
Rakamların dahi yöneticinin iradesine karşı çıkmaya hakkı yoktur. Bu olaydan önce de Bokassa kendisini imparator ilan ettiği tören için ülkesinin bütçesinin çeyreğini harcamıştı. Kendisine biraz abartmış olup olmadığını soranlara ise Napolyon’u örnek almaktan başka bir şey yapmadığı karşılığını vermişti.
Bir Fransız işadamı, Zaire (günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti) Devlet Başkanı Mobutu Sese Seko ile yatla gezerken garsonlardan birinin hizmetinden memnun kalmayan Başkan’ın kendisinin timsahlara yem olması için nehre atılmasını emrettiğini ve gerçekten de nehre atıldığını anlatır. Mobutu kendisine unvan olarak tüm tavuklarla birlikte olan horoz anlamına gelen “Mobutu Sese Seko wa za Banga”yı seçmişti.
Birgün Fildişi Sahilleri’nden dalkavuğun biri Muammer Kaddafi’yi ziyaret etmiş ve Libya’nın liderliğinin kendisi için az olduğuna ve gerçek lakabının “Afrika Krallarının Kralı” olması gerektiğine onu inandırmıştı. Bu öneri hasta adamın gururunu okşadı ve bunun için bir tören düzenlenmesini emretti. Afrika’da krallar yoktu, sadece gruplar ve kabileler şeklinde sultanlıklar vardı. Ama Kaddafi’nin yardımcılarının bir taç arayıp satın almak ve bunu kendisiyle birlikte kutlamaktan başka çareleri yoktu. Kaddafi, bundan önce de dışişleri bakanlığından bütün dünyaya kendisinden “başkan” olarak bahsetmelerini kabul etmeyeceğini ve kendisine“Devrim Lideri” adını seçtiğini deklare etmelerini istemişti. Daha sonra “Evrensel Devrimci Lider”e evrilen unvanı son olarak “Devrimci Lider ve Afrika Krallarının Kralı” olmuştu. Libya Dışişleri Bakanlığı’nın ise bu yeni unvanları bütün dünya açıklamaktan başka çaresi yoktu.
Kaddafi birgün, Dışişleri Bakanı ve Afrika danışmanı Ali Abdusselam Treki’yi çağırdı. Kendisinden yapmasını istediği görev çok basitti. Ona şöyle dedi:
“İkinci Hasan’a (Kral) mesajımı iletmeni ve ona tek kelimeyle ve açık bir şekilde şunu söylemeni istiyorum: Sen bir hain ve ajansın.”
Anlatıldığına göre yine arada bir Dışişleri Bakanı’nı arayarak kendisine “Amr Musa’yı ara ve ona söv” gibi kesin emirler verirdi.
Kaddafi yine bir keresinde BM Genel Kurulu’nda konuşma yapmak için kürsüye çıkmış ve sadece eski ABD Başkanı Barack Obama’dan daha uzun konuşmuş olmak için konuşmasını uzatıp durmuştu. Bir başka sefer de bütün kameralar önünde BM Kuruluş Anlaşması’nı yırtmaya çalışmış, başaramayınca da yere atmıştı. Libya’nın BM’deki Temsilcisi’nden Başkan John Kennedy suikastı ile ilgili soruşturmayı yeniden başlatılması için girişimlerde bulunmasını istemek, dışişleri bakanından İsviçre’nin BM’den kovulması, Suudi Arabistan’ın bölünmesi için girişimler başlatması gibi taleplerde de bulunduğunu aktarmadan geçmeyelim.
Bir yaz günü Irak Kuveyt’i işgal etti. Birkaç saat sonra Irak Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı Genel Komuta Karargahı’na çağrıldılar ve bir subay kendilerine ordunun Kuveyt’e girdiğini haber verdi. Birkaç gün sonra Saddam Hüseyin kendilerine gizlilik için Kuveyt’in işgalinde doğrudan kendi emriyle hareket eden birlikler kullandığını söyleyecekti.
Yukarıda kendisine yer verdiğimiz olaylar internette kolayca bulanabilecek gülünç haberler değildir. Bunlar, aralarında eski Libya Dışişleri Bakanı Abdusselam Treki ve dönemin Irak Genelkurmay Başkanı Nizar El-Hazreci gibi bizzat olayların içinde yer alan kişilerden duyduğum birçok hikâyeden sadece bazılarıdır.
Bu hikâyeler bizlere, devlet ve insanları yönetme düşüncesinden, ekonomi, vatandaşlık hakları, uluslararası anlaşmalar, güç dengeleri, uluslararası yasalar, ülkeler arasındaki ilişkilerde geçerli olan normlar ile ilgisi olmayan birisi karar sahibi olduğunda herhangi bir ülkenin maruz kalabileceği durumu hatırlatmaktadır. Yine bu hikâyeler kurumların yokluğunun neden olabileceği felaketleri de hatırlatmaktadır.
Üyelerinin tehlikeler ve riskler hakkında görüş bildirme ve uyarıda bulunma hakkına sahip oldukları ve onayının alınmasının zorunlu olduğu bir kurum olsaydı Irak’ın Kuveyt işgali gerçekleşir miydi? Eğer Trablus’ta dikkatsiz ve çılgınca kararları durdurabilecek kurumlar olsaydı Kaddafi, 1975 yılında OPEC bakanlarının rehin alınması ve İran ile Suudi Arabistan bakanlarının öldürülmesi talimatını verebilir miydi?
Bunları yazmamızın nedeni, uzun süre iktidarda kalan “kurtarıcının” sürpriz bir şekilde gitmesinin, kurumlar ile kuvvetler ayrılığı yerine devletini tek bir temel üzerinde, yani çevresindekiler ile birlikte mümkün olan en uzun süre boyunca iktidarda kalmak üzerine inşa etmesinin bedelini birçok Arap ülkesinin ödemiş olmasıdır. Bu liderlerin tek kriterleri yetenek ve ehliyet değil mutlak bağlılıktır. Böylece meclis, ordu ve yargı liderin meclisi, ordusu ve yargısı olurlar. Bu kurtarıcıyı yerinden söküp atacak o fırtına koptuğunda ise büyük çöküş yaşanır ve ülke her türlü tehlikeye karşı savunmasız bir hale gelir. Öldürücü kaosun ya da milis güçlerin eline düşer veya dış müdahaleler ile karşı karşıya kalır. Saddam rejiminin düşmesinin ardından Irak’ta neler yaşandığına tanıklık ettik. Kaddafi ve rejiminin defterden silinmesinin ardından yaşanan büyük çöküşün acılarını ise halen takip ediyoruz.
Son birkaç gün içerisinde Sudanlıların daha iyi bir gelecek hayallerini nasıl geri aldıklarına tanıklık ettik. Milyonlara ulaşan barışçıl gösterileri ile Cezayirlilerin, baskı ve liderin etrafındaki yolsuzluk halkasının esiri olmayan bir Cezayir özlemlerini ve emellerini nasıl ifade ettiklerini gördük. Hem Sudan hem de Cezayir sokaklarında yükselen ve halkı baskı altından tutan ve kamu mallarını zimmetlerine geçiren kişilerin yargılanmasına yönelik ısrarlı çağrılara kulak verdik. Bu anlaşılır ve meşru bir taleptir. Ancak geleceğin kapılarını aralamak geçmişte yaşananların hesabını sormaktan çok daha önemlidir. Bu da modern devlet ve kurumlar düşüncesini vurgulayan siyasi bir fikir birliği inşa edilmesi gerektiği anlamına gelmektedir.
Eski ve bedeli ağır olan oyunlardan kurtulmanın zamanı gelmiştir ve tek istediğimiz kurumlar ve yasaların çatısı altında yaşayan normal bir devlete ve bu devleti yönetecek normal bir başkana sahip olmaktır.