Şimdiye kadar, "Yüzyılın Anlaşması" ile ilgili söylenenlerin tamamı sadece spekülasyon ve doğrulanmamış "sızıntılardan" ibarettir. Öyle ki en başta Ürdün Kralı II. Abdullah ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas (Abu Mazen) olmak üzere konuyla doğrudan ilgili olanlar dahi tahmin yürütmekten öte bir şey yapamıyorlar. Bu konuda tüm bölgeyi ilgilendiren bazı ekonomik meseleler hariç -ki Jared Kushner’in verdiği bazı ipuçlarına dayanılarak konuşuluyor- ABD yönetiminden resmi veya kesin ya da onaylanmış herhangi bir bilgi elde edemediler. Kushner, ayrıntıların mübarek Ramazan ayından sonra açıklanacağını söyledi!
Bilindiği üzere Ramazan ayı Mayıs ayı başında başlayacak ve Haziran ayı başlarında sona erecek. Beyaz Saray’ın bu alanda şu ana kadar yayınladığı tek şey Kushner’in Başkan Donald Trump adına söylediği,” Ortadoğu’ya yönelik barış teklifi, her iki tarafın da yani hem Filistin hem de İsrail tarafının taviz vermesini gerektiriyor” açıklamasıdır. Bu konuda gündeme gelen her şey sadece İsrail'in spekülasyonları ve doğrulanmamış "sızıntılardan" ibarettir. Diğer bir ifadeyle Binyamin Netanyahu ve aşırı sağ kanadın geçtiğimiz günlerde gerçekleşen "Knesset" seçimlerinde destekleme adına yapılmış bazı dayanaksız açıklamalardır.
Filistin beklentilerinin çıtasını düşürmeyi amaçlayan bu sızıntılar, Doğu Kudüs’ün başkent olduğu, 4 Haziran 1967 sınırlarının esas alındığı bağımsız bir devlet öngörmüyor. Filistinlilerin elde edebileceği en büyük şey özerklik olarak gözüküyor. Bu arada İsrail’in tüm büyük yerleşim birimlerine de dokunulmayacak. Kesin verilere dayanmasa da "yönetişimin" Filistin–Ürdün şeklinde iki taraflı olacağını dillendirenler var. Bu durumda İsrail ordusu, Batı Şeria’nın doğu sınırlarını ve Ürdün Nehri boyunca kuzeyi Ölü Deniz’e kadar kontrol etmeye devam edecek demektir.
Tabii ki, bu "sızıntılar" Filistinliler, Ürdünlüler veya Araplar tarafından kabul edilemez. Filistinliler, Ürdünlüler ve Araplar, 2002 Beyrut Arap Zirvesi’nde alınan kararlardan daha azına asla razı olmazlar. Zira bu zirvede başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarının esas alındığı bir Filistin devleti kurulmadan İsrail ile hiçbir çözüme varılamayacağı karara bağlanmıştı. Bu karar, son Tunus zirvesinde de tam bir Arap fikir birliği ile teyit edildi. Suriye zirveye katılmadı, ancak bu çözüm şeklini benimsediğini defalarca vurgulamıştı ve içinde bulunduğu zor şartlara ve istikrarsızlık haline rağmen şu ana kadar bu tutumuna bağlı kalmaya devam etmiştir.
Belki de burada son derece dikkat edilmesi gereken, İsraillilerin, son Knesset seçimlerinden önce ve sonra, Araplar, Ürdünlüler ve Filistinliler arasındaki sağlam bağları koparmak için yanıltıcı bilgiler üretiyor olmalarıdır. Bunlardan biri de geçen hafta İsrail’deki Haaretz gazetesinde yayımlandı; Kudüs şehri üzerindeki “Haşimi vesayetinin” Ürdün’den Suudi Arabistan ve Fas’a devredileceğini, zira “Yüzyılın Anlaşması”nın bazı maddelerinin bunu öngördüğünü yazdı. Elbette ki bu hiçbir şekilde doğru değil, resmi Ürdün kaynaklarına göre de böyle bir şey söz konusu dahi değildir. Kardeş ülke Suudi Arabistan, Arap zirvelerinin kararlarına son derece bağlıdır ve yakın zamanda gerçekleşen Tunus Zirvesi’nin kararlarına da bağlı olduğunu ifade etmiştir.
Burada, Bağlantısızlar Hareketi’nin, -rolü gereği- Kudüs üzerindeki “Haşimi vesayetini” onayladığına işaret etmekte yarar var. Bu aynı zamanda, tüm AB, İslam ve Afrika ülkelerinin ve çoğu Latin Amerika ülkesinin tutumudur. Bu, yukarıda bahsi geçen Haaretz haberinin kesinlikle doğru olmadığını göstermektedir. Bu zor ve tehlikeli aşamada, dost ve kardeş Arap ülkeleri arasındaki sağlam bağları koparmak istiyorlar. Kanıtı ise, bu gazetenin daha önce de bununla ilgili Fas Krallığı adına bazı uydurma bilgiler ortaya atmış olmasıdır.
Ayrıca Kudüs’ün idari olarak Ürdün’e ilhakı, yani “Haşimi vesayeti” konusunun yeni bir mesele olmadığı çok iyi bilinmektedir. Ve en başta Merhum Yaser Arafat (Abu Ammar) olmak üzere Filistinli kardeşlerimiz, Camp David Anlaşmasından önce bile bu vesayet konusunda ısrarcı oldular. Ürdün'ün İsrail'le yaptığı Vadi Urba anlaşmasından önce, bu şehrin kutsal mekânlarını koruma altına almak ve bu şehrin İsrail'e bağlanmasını önlemek adına Kudüs’ün Ürdün yönetimi ve Haşimi vesayeti/güvencesi altında kalması karalaştırıldı.
Arap Birliği’nin son Arap toplantısı sırasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın huzurunda Ürdün’ün, Kudüs’ün egemenliğinin Filistin’de olduğunu, kutsal mekânlar üzerindeki vesayetin ise Haşimi Krallığı'nda olduğunu, Şehrin kimliği ve yasal statüsünü savunma görevinin Arap ve İslam ülkelerinde olduğunu dile getirdiğini hatırlatmakta yarar var.
“yüzyılın anlaşması” hakkında söylenenlere geri dönelim. Şunu hemen belirtmeliyiz ki; sadece bazı sızıntılarla mahiyetini öğrenmeye çalıştığımız ve hala söylentilerden ibaret olan bu anlaşma, Filistin beklentilerinin çıtasını düşürmeyi ve işgal altındaki Filistin devletinin uluslararası olarak tanınmasını baltalamayı amaçlamaktadır. Şayet sızdırılanlar doğruysa, uluslararası kararların hükümlerini, Arap kararlarını ve dünyanın pek çok ülkesinin aldığı kararları yok edemeyecektir.
Başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarının esas alındığı bir Filistin devletinin kurulması İşgal altında yaşayan Filistin halkının en meşru haklarından biridir. Bunun anlamı tüm bu söylentilerin Amerikan-İsrail oyunlarından ve temennilerinden ibaret olduğudur. Bu "anlaşma" hakkında söylenen hiçbir şey çözüme katkı yapmayacaktır. Amerikan seçim çevrelerinde etkili olan Yahudi " AIPAC" komitesine yakınlaşmak isteyen Başkan Trump’ın manevrasından başka bir şey değildir. Bu komitenin desteğini almak suretiyle yeni bir dönem daha başkanlık koltuğunda kalmak istiyor.
"Yüzyılın Anlaşmasının" doğru olduğunu var sayarsak, ABD idaresi gerektiğinde zorla uygulamaya çalışacaktır. Zor deneyimler, Filistinlilere, anavatanlarına bağlı kalmayı, topraklarını terk etmemeyi, önceki kardeşleri gibi mülteci konumuna düşmemeyi, böylesi zor ve yıkıcı bir seçeneği tercih etmemeyi öğretti. "48 Arapları" olarak bilinen Filistin asıllı İsrail vatandaşlarına sahip çıkmalılar, zira önceden binlerle ifade edilen Filistinlilerin sayısı katlandı ve yaklaşık 2 milyon kişiye ulaştı. Barışçıl direnişe devam etmeliler. Tabii ki, söz konusu varsayımlar doğru olmayabilir, çünkü sefil Amerikan yönetimi, Amerikalılar, bizler ve bir bütün olarak dünyaya her istediğini dayatamaz, zira sürdürülebilir bir şey değildir.
Yolsuzluğa batmış ve sahtekârlık suçlamalarına maruz kalmış Netanyahu başta olmak üzere bu aşırı sağ kanadın gidip yerine ‘Filistin halkı bağımsız bir devlet hedefine ulaşmadıkça, ne İsrail'de ne de Ortadoğu'da barış ve istikrar sağlanamaz’ diyen ve bu kanaatinden dolayı büyük bedeller ödeyen İzak Rabin gibi birinin gelmesi -kesin olmasa da- mümkündür.
Filistin liderliği İsrail ile göze göz, dişe diş yani kısasa kısas ilkesine dayanarak politika yürütmelidir. Tanımanın karşılığı tanıma, tanımazlığın karşılığı tanımazlık olmalıdır. Araplar, 2002'deki Beyrut Arap zirvesinin kararlarına bağlı kalmalı ve hiçbir şekilde taviz vermemeliler.
Bazıları İsrail’in bu bölgede kalacağına dair güvence verilmesini talep edebilir. Hayret edilecek bir talep… Bütün Ortadoğu’da nükleer silaha sahip olan tek devlet onlar değil sanki… Sanki Batı Şeria'yı, Suriye Golan Tepelerini ve Lübnan’ın bazı bölgelerini bunlar işgal etmiyorlar. Ordusu dünyadaki en güçlü ordu değil mi? Amerika bütün imkânlarını İsrail için seferber etmedi mi?!
Binaenaleyh, sonuçta, kendilerini güçlü ve güçsüz gören tüm Arapların “finansal güvenlik ağı” inşa etmeye katkı vermesi gerekir. Ebu Mazen bu teklifi Filistin halkının anavatanındaki sağlamlığını güçlendirmek ve “Yüzyılın Anlaşmasından” kaynaklı İsrail’in tehditlerine ve komplolarına karşı koymak için sunmuştu. Bu anlaşma şimdilik doğru kabul edilmeli. Ne zamana kadar mı? gerçekler netleşinceye ve pratikte bunun büyük bir yalan ve yanlışlık olduğu kanıtlanana kadar !
TT
"Yüzyılın Anlaşması" "yalan" olsa dahi Filistinliler desteklenmelidir!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة