Ellili yılların sonları Arap subayların siyasallaşmasının zirvesini oluşturmuştur. Ürdün’de 1957 yılında Ali Abu Nuwar, Nasırcı eğilimli bir darbe gerçekleştirdi ama başarılı olamadı. 1958 yılında bir grup Suriyeli subay, başbakan ve meclisten habersiz bir uçağa binerek Kahire’ye gittiler. Orada birlik adını verdikleri bir şeyi dayatmak için Cemal Abdunnasır ile anlaştılar. Yine Irak’ta Abdulkerim Kasım ve Abdusselam Arif, monarşi rejiminin koruduğu “ittifaklar politikası”nı devirmek için darbe yaptılar.
Sudan’da ise durum farklıydı. Bağımsızlıktan 2 yıl sonra 1958 yılında İbrahim Abboud’un gerçekleştirdiği darbe tamamen ideolojiden yoksundu ve mesleki, daha doğrusu kariyer amaçlı bir darbeydi. Darbenin lideri yani Abboud neden olarak; Abdullah Halil’in başbakanı olduğu hükümetin gölgesinde siyasi partiler içerisinde uzlaşmanın imkansız bir hale gelmesi olarak göstermişti. Darbenin ardından çok partili hayat kesintiye uğradı ve aralarında Başbakan Halil’in de bulunduğu liderler ve politikacılar Cuba’ya sürgüne gönderildi. Orduda tasfiyeler yapıldı, Meslek Odaları Birliği kapatıldı ve grevler yasaklandı.
Ancak tanım olarak demokrasinin karşıtı olsa da bu darbe, hiçbir şekilde kendisini ideolojik bir hale getirmeye çalışmadı. Ne ekonomik ve sosyal politikaları değiştirdi ne de Arap birliğini savundu. Sudan’ın Mısır ile 60 yıllık bir birlik deneyimi yaşamış olması sanırım bu konuda kendisine yardımcı oldu. Çünkü bu süre Sudan’ın, Mısır ile birliğin Osmanlı ardından da İngilizlerin yönetimi altında olmak ile aynı olduğu sonucuna ulaşması için yeterli olmuştu. Dolayısıyla Mehdi Hareketi Sudan’ın vatan olarak bağımsızlığını bir hedef haline getirirken, El-Hatmi Hareketi ise bilhassa Abdunnasır’ın genişleme konusunda kendinden önceki Kahire liderlerine göre daha iştahlı olduğunu göz önüne alarak kuzeydeki komşuları ile dostane bir ilişki kurmakla yetinmişlerdi.
1969 yılında darbe yaparak yönetimi ele geçiren Cafer Numeyri ilk başta farklıymış gibi göründü. Numeyri başlangıçta; komünistlerle ittifak yaparak yönetime gelen, Sosyalist Birlik deneyimini ithal eden, banka ve şirketleri millileştiren, tarımsal reformlar yapan bir Nasırcı gibi görünse de bu çok kısa sürdü. Çünkü Abdunnasır’ın kendisi çok geçmeden vefat etti. Cenazesine katılmak için Kahire’ye giden Numeyri’nin, üzüntüsünden ağladığı o ünlü fotoğrafı yayınlandı. Ancak Enver Sedat, Nasırcılığın aleyhine döner dönmez Numeyri de onunla birlikte döndü. Yine Arap Birliği, Camp David anlaşmasını imzalayan Sedat Mısır’ı ile ilişkileri kestiğinde Sudan, Mısır ile ilişkilerini kesmeyen birkaç Arap devletinin başındaydı.
Sudan’da askeri darbelerin ideolojik temelli olmamasında rol oynayan bir başka önemli neden de 1971 yılında Binbaşı Haşim El-Atta liderliğinde gerçekleştirilen ve Libya’nın müdahalesi olmasa neredeyse başarlı olacak darbe girişiminin ardından komünistlerle yaşanan anlaşmazlıktır. O dönemde partinin Genel Sekreteri Abdulhalik Mahcub ve Sendika Başkanı El-Şefi Ahmet El-Şeyh idam edildiler. Ülkede komünizm bir suça dönüştü. Bu deneyim; askeri yöneticileri, asker tarafından yönetilen diğer Arap ülkelerine egemen olan Sovyet modelini ithal etmekten caydırdı. Bu nedenle rejim; daha zayıf ve varlığını gerekçelendirmek için ideolojilere daha az sığınan bir rejim oldu.
1989 yılında yönetime el koyan Ömer El-Beşir de ilk başta ideolojik bir temele sahipmiş gibi göründü. İlk başlarda ülkeyi gece şeyhi Hasan El-Turabi yönetirken, gündüz kendisi yöneten İslamcı bir subaydan ibaretti. El-Turabi’nin isteği üzerine Hartum radikal, ümmetçi ve terörist grupların merkezi haline getirildi. 1990-1996 yılları arasında Sudan’da ikamet eden Usame Bin Ladin de bunlardan biriydi.
Bu dönem de çok uzun sürmedi. Birileri tarafından yönetime getirilen subay çok geçmeden kendisini getiren şeyhe başkaldırmaya başladı. 1999 yılında anlaşmazlığa düştüler. 2001 yılında ise lideri olduğu Halk Kongresi Partisi’nin güneyli Halk Kurtuluş Ordusu ile imzaladığı anlaşma gerekçe gösterileren El-Turabi tutuklandı.
Sudan’da yaşanan en büyük dönüm noktası ise güneyde gerçekleşti. Geçmişteki zorunlu entegrasyon politikaları nedeniyle güneylilerin ayrılık lehine oy vereceklerini bilse de El-Beşir 2001 yılında bir referandum düzenlenmesini kabul etti. Referandumun sonucu gerçekten de tahmin ettiği gibiydi. Bu olay; güneylilerin kaderlerini belirleme hakkına sahip olduklarına dair derin bir inanca sahip olduğunu belirtseydi, aslında El-Beşir’i şanlı bir tarihi lider haline getirecek kadar büyük bir olaydı. Ama elbette durum böyle değildi. El-Beşir’in asıl amacı; din ve etnik yönden farklı olanların yükünden kurtulmak ve ABD yaptırımlarının sona ermesiydi. Bu kararın maliyeti ise Sudan’ın petrolünün üçte birinden fazlasının kaybetmesiydi
Sudanlı bu 3 askeri liderin arasındaki ortak noktalardan biri de: Ellerinde hiçbir plan ve düşünce kalmadığında –ki çoğu zaman zaten bir planları yoktu- Güney Sudan’ı Araplaştırma, Müslümanlaştırma ve şeriatı dayatmaya yönelmiş olmalarıdır. Batı’daki Darfur ve Güney’deki Kurdufan ve Mavi Nil’de yaşanan diğer savaşlar başlamadan önce bile birçok çatışma, açlık ve tehcir nedeniyle verilen kurbanların sayısı milyonlara ulaşmıştı. Burada yaşanan felaketler, insanlığa karşı işlenmiş suçlardı.
Bütün bunların içerisinde Sudanlıların geçmişte de birçok kez olduğu gibi bugün de bir kez daha baş kaldırdıkları "kötülük kibri" bulunuyor
TT
Sudan’ın arka planı...
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة