Lübnan’ın hem ekonomik hem de finansal krizleri yenme ihtimali azalıyor. Taslak bütçenin kabul edilmesinin önünde birçok engel bulunuyor; en önemlisi, bağışçı ülkelerin CEDRE (Sedir) Konferansı'nda vaat edilen yardımı serbest bırakmalarına olanak veren önemli veya gözle görülür bir açık azalmasına yol açan kemer sıkma önlemleri sepetinde uzlaşmaya varılamamasıdır.
Mevcut ve gittikçe kronik bir hal alan kriz egemen sınıfı örs ile çekiç arasına soktu; sert kemer sıkma önlemleri çeşitli toplumsal grupları sokağa dökebilir, bu da güvenlik sorunlarını ve siyasi bölünmeleri beraberinde getirebilir.
Diğer taraftan ise bütçenin onaylanmaması durumu var, bu da Lübnan’ın dışarıdan yardım alamaması ve hatta belki de vaat edilen yardımın küçük bir kısmını dahi alamaması demektir, bu da ülkenin uçuruma doğru gitmesini hızlandıracaktır.
Bu kasvetli ekonomik tabloya ek olarak, bir yandan, iktidarı paylaşan taraflar arasında herhangi bir uzlaşma ihtimalinin zayıfladığına dair işaretler var, bu varsayımı güçlendiren faktör de ortaya çıkmaya başladı. En önemlisi, bir yandan anlaşma ve uzlaşmalara konu olan bazı fırsatların yakalanma şansı gittikçe azalırken, diğer taraftan, her bir taraf hesaplarını gözden geçirmeye, çıkarlarını yeniden değerlendirmeye başladı. Beklenen çöküş korkusuyla bazı sorumlulukları üzerlerinden atmaya başladılar. Bu anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı bedel, iktidar ortakları arasındaki ittifakların gözden geçirilmesine, kartların yeniden karılmasına neden olacaktır.
Yukarıdakilere ek olarak, yerel politika mahfillerinde Suriyelilerin yerinden edilme krizi hâlâ konuşuluyor. Yolsuzlukla mücadele, yönetim reformu ve Esed rejimi ile ilişkiler gibi popüler konuların yanında bu konu da hala canlılığını koruyor.
İçişlerindeki durum bu şekilde, ancak bölgedeki durum bundan çok da iyi değil, zira Lübnan’ın etkilenebileceği pek çok gelişme söz konusu. Bunlardan ilki, genel olarak İran’a ve özel olarak Hizbullah’a karşı yaptırımlar dosyasıdır. Son zamanlarda, bu alanda oldukça fazla gelişme kaydedilmiştir. Bunlardan birincisi, ABD yönetiminin, Tahran'ın petrolden elde ettiği geliri sıfırlamak amacıyla bazı ülkelerin İran’dan petrol ithalatı konusundaki muafiyetlerini kaldırma kararlılığı. İkincisi, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütleri listesine dâhil edilmiş olması. Üçüncüsü, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından, Hizbullah’la bağlantılı ve onu finanse eden ağların listesinin, hem yerel hem de uluslararası finans kaynaklarını kurutma politikasının bir parçası olarak duyurulması.
Diğer yeni faktör, Binyamin Netanyahu'ya -yeni bir hükümet kurabilirse- beşinci dönem için yetki veren İsrail seçimlerinin sonuçları. Netanyahu'nun iktidara dönüşü ve İsrail’in yanı sıra bölgesel ve uluslararası arenalarda hüküm süren koşullar, tehlikeli bir dönüm noktası teşkil ediyor ve muhakkak bir baskı unsuru haline gelecektir. Zira Netanyahu, benzeri görülmemiş bir Amerikan ve Rus desteği ile seçimi kazandı. İsrail yaklaşımının devam etmesi muhtemeldir. Kendisi, İran’ın Suriye’deki varlığını nokta atışı şeklinde ara ara vuracaktır.
Sonuç alıcı büyük bir savaş beklememek gerekir. Moskova tarafından konulan ve istemeyerek de olsa İsrail tarafından onaylanan, çerçevesi ve ana hatları belli, önceden çalışılmış operasyonlar düzenlenecektir.
Lübnan’da ise, İsrail’in Lübnan topraklarında güdümlü füze fabrikalarının varlığı konusunda yaydığı bilgilere rağmen, İsrail’in Lübnan’a karşı savaş başlatmasını beklemek zordur.
İsrail'in eylemleri, Suriye'deki gibi nokta atışı ve önceden çalışılmış operasyonlarla sınırlı kalacaktır.
Bütün bunlar, bir sonraki aşamanın adresinin dönüşümlü olarak -mevcut gidişat değişmese de- Suriye ve Lübnan olacağını açıkça ortaya koyuyor. Bu sınırlı operasyonların, bölge ve dışında ilgili taraflardan herhangi birinin arzu etmediği geniş çaplı bir savaşa dönüşme tehlikesinin olmadığını hiç kimse söyleyemez.
Diğer bir faktör ise, "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan ve aşamalı olarak ifşa edilen bir anlaşmaya Lübnan’ın bigâne kalması düşünülemez, zira bu anlaşma bazı tepkiler doğuracaktır. Ayrıca Lübnan pratikte barış karşıtı bir eksene doğru -kendisi istemese de- kaymış durumda. Dolayısıyla bu anlaşmaya itiraz etmede dayanılması muhtemel çeşitli argümanlara direnmesi zor olabilir. Bu bağlamda, Tahran ve bu anlaşma karşıtlığı ekseninde olanlar, Suriye'deki savaştan dolayı kaybettikleri mevkilerini ve ABD yaptırımlarından dolayı yaşadıkları kayıpları geri kazanmak için “yüzyılın anlaşmasını” kullanmak isteyebilirler.
Bölgedeki bu eski-yeni durumların ışığında “endişe”, Lübnan’ı bekleyen olası sonuç olmaya devam ediyor, zira ekonomik ve finansal yapısındaki zayıflık ve kırılganlık, normal ülkelerde pek rastlanmayan olağandışı ve karmaşık siyasi gerçeklik bu durumu doğuruyor.
Devletin içinde paralel bir devlet oluştu, ayrıca Lübnan devletinden daha büyük ve daha uyumlu; öyle ki egemen bir devletin kararlarını dahi veto edebiliyor.
Pek gerçekçi olmasa da en iyi seçenek, ekonomik ve mali sorunların yurtdışından akacak yardımlarla bir an önce çözülmesidir. Lübnan devleti, uyumlu ve kararlı çalışma alışkanlığını yeniden kazanmalıdır. Tutarlı ve isabetli idari, ekonomik ve finansal politikalar geliştirmelidir. Hizbullah ve onun direniş ekseninden kademeli olarak kurtulmalıdır ve siyasi sürecini sağlıklı ve çağdaş bir rotaya yerleştirebilmelidir. Buna ek olarak, ekonomik daralma veya çalkantılı politik koşullardan muzdarip olan bağışçı ülkelerin durumu, bölgesel durumu daha da kötü bir hale sokmaktadır.
En kötü seçenek –ki bunun da gerçekleşmesi zor- ülkeyi nasıl başlayacağı bilinen, ancak nasıl biteceği bilinmeyen bir çöküşün içine bırakmaktır. Muhtemelen bu çöküşün etkileri ülke içinde, bölgesel ve uluslar arası arenada kendini hissettirecektir. Mevcut krizler devam ederken yeni bir krizin ortaya çıkması Lübnan’ın ve diğer bölge ülkelerinin çıkarına değildir.
En iyi seçenek ise -çoğu Lübnanlı bu seçeneğe alışıktır- bu ülkenin siyasi, ekonomik ve mali çöküşünü bir süreliğine geciktirecek küçük ve sınırlı bir yardımın ülkeye enjekte edilmesidir.
Birden fazla Batı ülkesinde yaşanan çalkantılı durum ve bu ülkelerin Ortadoğu’ya yönelik net bir vizyonlarının olmaması, bu seçeneği daha makul kılmaktadır.
Dolaysıyla artık kalıcı çözümler yerine sakinleştirici ve yatıştırıcı çözümlere başvurmak daha uygun durmaktadır.
Üstelik Lübnan’ın bu darboğazdan çıkmak için bir fırsata sahip olup olmadığını tahmin etmek de zor. Zira krizin üstesinden gelmek için benimsenen yaklaşım isabetli gözükmüyor. Bazı siyasi ve ekonomik önlemlerin, ne kadar önemli olursa olsun, Lübnan’ı içinde bulunduğu darboğazdan çıkartabileceğine inanmak saflık olur.
Tüm siyasi tarafların, on yıllardır Lübnan devletine zarar veren, egemenliğine saldıran, anayasasını baltalayan, kimliğini lekeleyen, tarihinden ayıran, Lübnanlıları kendi ülkesinde yabancı hale getiren uygulamalarını mercek altına almak gerekir.
Temel zorluk ise, önce Lübnanlıları, ikinci olarak bağışçı ülkeleri ve bir bütün olarak uluslararası toplumu ayakta kalabilir bir Lübnan devleti olduğuna ve Lübnan’a kuşatıcı ulusal bir düşüncenin yeniden hâkim olmaya başladığına ikna etmektir.
Lübnanlıları vatanlarına geri getirmek, devlete egemen ve bağımsız karar verebilme rolünü geri kazandırmak nasıl mümkün olabilir?
Tabii ki, bu ütopik görünüyor. Ancak siyasi gidişat değiştirilemezse -ki bunu yalnızca Lübnanlılar yapabilir- Lübnan’ı endişe dolu ve hüzünlü günler bekliyor olacak.
TT
Ağrı kesiciler ve sakinleştiriciler arasında Lübnan
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة