Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

​Güçlüler bile endişeliyse biz ne diyelim?

Parislilerin homurdanması şaşırtıcı değildir çünkü homurdanmak ve söylenmek onların doğalarının ayrılmaz bir parçasıdır. Bir Cumartesi günü, şehrin sakinleri ile ziyaretçileri tatilin tadını çıkarmak istiyor ama hava buna izin vermekmekte inat ediyor. Güneş bir hırsız gibi şöyle bir görünüp ardından yerini bulutlara ve gözyaşlarına bırakırken Parisliler ve turistler şemsiyelerinin altına saklanıyorlar.
Birkaç aydır Paris’te, Cumartesi günlerinin farklı bir anlamı daha var. Sarı Yelekliler cazibelerini kaybetmelerine rağmen gösterilerini sürdürüyorlar. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başlattığı diyalog ise bir kez daha Fransızları ikna etmenin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Kimileri de Fransa’nın tartışmayı sevdiğine ama değişmeyi sevmediğine inanıyor.
Cumhurbaşkanı çok da iyi bir pozisyonda değil. Kamuoyu araştırmaları, görev süresi ve kariyeri üzerinde sallanan bir cellat kılıcı gibi. Élysée Sarayı’ndan da  bazı Fransızların, kendinden önceki başkanları Cumhuriyet hayatında bıraktıkları izler o kadar parlak olmasa da özlemle andıklarını okuyabilir.
Fransız medyasında yapılan tartışmalar, vatandaşların önemli bir bölümünün ülkelerinin krizde olduğunu hissettiklerini gösteriyor.
Dünyanın ülkelerini geçtiğini, genç cumhurbaşkanına bağlanan umutların şimdi gerçeğin kayalarına çarpıp parçalandığını düşünenler var. Yine bazıları Fransızların sıkılmalarının nedeninin; büyük bir çoğunluğunun ülkelerinin yerinde saydığı ya da gerilediği, Fransa’nın dünyadaki rolünün daraldığı duygusuna kapılmalarından kaynaklandığını düşünüyorlar.
Fransa’nın tek başına dans etmeyi seven Beyaz Saray’ın efendisinin gerçek bir ortağı olması zor. Çünkü metotları, Avrupalı ortağının önemli bir rol oynamasına izin vermiyor. Ayrıca Avrupa gemisi; İngiltere’nin ayrılık kararı, popülist seslerin yükselişi, göçmen karşıtlığının artması, entegrasyon politikalarının gittikçe daha fazla başarısız olduğunun itiraf edilmesinin ardından fırtınalı bir denizde yol almaya çalışan gemi gibi sallanıyor.
Alman Şansölyesi Merkel görevini bırakmaya hazırlanırken İngiltere’nin Avrupa gemisinden atlamasının Fransa’ya liderlik alanında eşi benzeri görülmemiş bir fırsat sunacağını düşünenler var. Ama uzmanlar, bir yandan Fransa’nın bu büyük rolü oynayabilecek bir ekonomisi olmadığını hatırlatırken diğer yandan da bir zamanlar, Fransa’nın geniş bir bölümünde birinci oyuncu olduğu kıtada yani Afrika’da, Çin’in gerçekleştirdiği atılımların boyutuna dikkat çekiyorlar.
Rol krizi Fransa’da ciddi bir şekilde ele alınırken Avrupa seçeneği öncelikli olmayı sürdürüyor. Ancak Avrupa’nın ruhuna sirayet eden zayıflık nedeniyle ABD, Çin ve Rusya ile yer alması beklenen kulüpte Avrupa’nın önemli bir pozisyon elde etme gücü çok sınırlı görünüyor.
Yolcular bazen beklemenin sıkıcılığından kurtulmak için uçak ya da otellerde çevresindeki kişilerle geçici diyaloglar kurarlar. Tek amacı; beklemeyi ve can sıkıntısını gidermek olan ve yabancılar arasında geçen bu türü diyalogları severim. Kaldığım otelin spor kulübündeyken bir Japon turist bana Paris’e ziyaret nedenimi sordu. Ona bir iş görüşmesi için Paris’te olduğumu söyledim. Gülümseyerek bana şehrin bundan çok daha fazlasını hak ettiğini, her yerinde birikmiş olan büyük kültürel zenginliği incelemek için birkaç kez ziyaret edilmesi gerektiğini söyledi. Sohbetimizi daha sonra sürdürmek konusunda anlaştık.
Otelin lobisinde iken gazeteci yanım ağır bastı ve ona ülkesini sordum. Japonya’nın savaş felaketinden sonraki on yıllar içerisinde gerçekleştirdiği başarıları ve uğradığı acı yenilgiden daha azimli bir şekilde çıkan bu halkın iradesini övdü. Bir an sonra iyimser birisine rastladığımı düşünerek sevindim. Çünkü konuştuğum kişilerin çoğunun sözlerinde hep bir endişe gizli. Ama bu beyefendi de çok geçmeden bu endişeliler kulübüne katıldı.
Ona endişesinin nedenlerini sorduğumda bana: “Nükleer cephaneye sahip olmaktan anormal bir zevk alan, ülkesinin yeni nesil füze üretimini bizzat yöneten Kim Jong-Un gibi bir komşun varken kendini nasıl güvende hissedebilirsin ki?” karşılığını verdi.
Ama çok geçmeden Japon turist, gerçek endişesini itiraf etti. Bu endişesinin kaynağı; gerçek niyetinin ne olduğunu tahmin etmenin zor olduğunu söylediği, her gün ve saat gittikçe daha fazla gelişen yeni bir dev komşunun yani Çin’in doğuşuydu. İçinde bulunduğumuz çağda Çin’in eşi benzeri görülmemiş yükselişinin; ekonomi, güvenlik dolayısıyla da politikada uluslararası güç dengelerinde büyük etkileri olacağını söyledi.
Japonların; Çin’in kendilerini nasıl dünyanın ikinci büyük ekonomisi pozisyonundan uzaklaştırdığını, ABD’yi kilit gücünden, prestijinden mahrum etmek ve birinci sıraya yerleşmek için nasıl da adımlarını hızlandırdığını endişe ile takip ettiklerini anlattı. Çin’in bugün, eninde sonunda sınırlarına sığamamasına, sadece çevresine değil uluslararası alanda da hegemonyasını dayatmaya meyletmesine neden olacak muazzam bir güç fazlasına sahip olduğunu zikretti. Çin’in Asya, Afrika ve Avrupa’ya yönelik ekonomik saldırısına aynı zamanda askeri güç dengelerini değiştirmekle tehdit eden askeri harcamalardaki artışın da eşlik ettiğine dikkati çekti.
Onu endişelendiren şeyin; bu tür bir gücün yükselişini durdurmaya gücü yetebilecek mekanizmaların olmaması, Çin’in yükselişini az da olsa dengeleme konusunda önlerindeki tek seçenek olan ABD’nin artık dünyanın polisi rolünü oynamaya gücünün yetmemesi olduğunu belirtti.
Japon turist, Paris’in kültürel zenginliklerini keşfetmek için yanımdan ayrıldığında ben de korkunç Ortadoğu’yu düşünmeye başladım. Militarize edilmiş orduları, bir çatışma alanından diğerine taşınan gezici milis güçlerini, geçmişin savaşlarını, tarihi nefretleri, işsizlik, yoksulluk, mülteci kamplarında yaşayan milyonları düşündüm.
Acaba İran, başkalarının sınırlarına müdahele etmeyi düşünmeden kendisini ekonomik bir güce dönüştürmenin hayalini kuran kendi Deng Şiaoping’ini bulsaydı, Ortadoğu bugün maruz kaldığı acı ve sıkıntıları yaşar mıydı? Türkiye hayallerini kendi sınırları ile belirleyip bölgenin özelliklerini değiştirmeyi amaçlayan bir projeye girişmeseydi, Ortadoğu bugün çektiği acıları yine de çeker miydi? Türkiye ve İran ilerleme savaşına katılmalarını sağlayacak değişim ve reform projeleriyle meşgul olsalardı bütün bölge için daha iyi olmaz mıydı? Kuşkusuz köprü siyaseti duvar siyasetinin önüne geçmedikçe Ortadoğu değişmeyecektir. Çin tecrübesi, üzerinde uzun uzun düşünmeyi hak etmektedir.