Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

İran savaşıyla mı karşı karşıyayız?

Son 40 yılda İran rejimiyle savaş ihtimallerinin olduğu ama savaşın gerçekleşmediği birçok durum meydana geldi. Bu defa tehditler gerçek mi yoksa sahte mi?
Mevcut durumu analiz etmeden önce Tahran’ın geçmiş davranışlarını analiz etmeliyiz. Çatışmayı kabullenmesine rağmen İran, neden tek bir savaşa bile girmedi?
40 yıldır Tahran’da durumları uçurumun kenarına sevk eden, fakat uçurumdan atlamayan kötü bir zihniyet gördük. Bugün ise durum oldukça farklı. Bu defa İran’ı uçurumun kenarına iten, ABD yönetimidir. Durumlar, 1970’lerde iktidara geldiğinden beri dini ve devrimci rejimin daha önce benzerini yaşamadığı tehlikeli bir boyuta geldi. İran içerisinde gösteriler devam ediyor. Protestolar ve grevler bir gerekçe olsa da gösteriler, halkın sergilediği politik bir tutumdur. Petrol ve çeşitli ihracatların yasaklanmasıyla birlikte İran’ın seçeneklerinin zorlaştığı görülüyor. Bu defa İran, zorunlu olarak uçurum kenarında duruyor.
İran, Washington’un tutumunu değiştirmesini ya da Trump yönetiminin değişmesini umarak reddetmeye devam edecek. Fakat bu durumda İran’ın 1.5 yıl beklemesi gerekecek. Bundan dolayı da İran, rejimin içerden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Ya da İran, müzakere yapıp taviz verecek. Müzakerenin İran’ın prensiplerine ve nükleer askeri programına karşı olduğu açıklandı. Öyleyse İran, kazanacağına ve ABD bloğunu taviz vermeye mecbur bırakacağına inandığı askeri bir çatışma başlatacak.
İran, profesyonel bir şekilde riske girdi; ancak sonuçlarını asla tecrübe etmedi. İran, savaşı körükleyecek birçok tehlikelere atıldı.  Meşhur ve ilk tehlikelerden birisi, 1983 yılında Beyrut’ta ABD Deniz Piyade karargâhına yapılan saldırı ile 1980’lerde Hizbullah tarafından Beyrut’ta çok sayıda Batılı ve Arap şahsiyetlerin kaçırılıp öldürülmesi olayıdır. Öte yandan 8 yıl süren İran-Irak savaşının Kuveyt petrol tankerlerine saldırı gibi sonuçları ortaya çıktı. İran, 4 Phantom savaş uçağıyla Suudi Arabistan’a saldırmaya çalıştı. Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri, 1984 yılında iki uçak düşürdü. ABD Savunması ise 1988 yılında Körfez sularında sivil bir uçak düşürdü. Bu uçağın yanlışlıkla düşürüldüğü söylendi.
1996 yılında Suudi Arabistan’ın el-Huber şehrinde Deniz Piyade karargâhına saldırı düzenlendi. Bu saldırının arkasında İran olduğu kesin bir şekilde kanıtlandı. Faillerin birçoğu tutuklandı. İran, 11 Eylül saldırılarından sonra el-Kaide’nin liderlerini kendi toraklarında ağırladı. İran, Irak’ta gizemli bir şekilde Amerikalılara karşı operasyonlara katıldı ve Irak direnişini destekledi. İran, ABD’nin nükleer reaktörleri ve askeri amaçlı uranyum zenginleştirme tesislerini bombalama tehditlerine meydan okudu.  
1994 yılında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te Yahudi tapınağına saldırı gibi Latin Amerika ve Afrika’da saldırıların arkasında yer almasından dolayı sadece bölgesel değil, küresel terörle de bağlantısı olduğu kanıtlandı. Aynı şekilde İran, ABD’de kendi muhaliflerine karşı saldırı planlama cesareti gösterdi. Yine İran, Washington’da dönemin Suudi Arabistan Büyükelçisi Adil el-Cubeyr’e karşı suikast düzenlemek için komplo cüreti gösterdi. Bunların yanı sıra İran; Suriye, Lübnan, Körfez ve Yemen’de savaş başlattı ya da bu savaşların arkasında yer aldı.
Bunların hepsi de İran’ı dünyayla çatışmanın eşiğine getiren tehlikeli durumlardır. İran, neredeyse askeri bir çatışmaya neden olacaktı. Fakat Tahran, ABD ile doğrudan çatışmaya asla kalkışmadı. Aynı şekilde ABD de savaştan kaçındı. Tahran, çatışmak için Hizbullah, Irak’taki militanlar ve Yemen’deki Husiler gibi vekillerini kullanmakla yetindi.
Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgede bulunan ABD güçleriyle askeri çatışmadan kaçınma noktasında İran’ın politikasının net olduğuna işaret ediyor. İran, ABD’nin savaşa girebileceği önemli çıkarları olduğunu düşünüyor. Nitekim ABD, 1991 yılında Saddam Hüseyin’i Kuveyt’ten çıkarmak için savaşa girdi ve 2003 yılında Irak’ı işgal etti.
Bu defa savaş ihtimali daha yüksek.